Woody Allen'dan izleyeceğimiz son filmi 2000 sonrası izleyelim demiştik ki, yönetmenin gelişimini ve filmleri arasındaki anlatım farkını anlayabilmek adına, olmuşken son filmi olsun, kapanışımızın şanına yaraşsın dedik ve "Midnight in Paris"te karar kıldık (Bol resimli ve uzunca bir analiz olacak, zira durduramayacağım kendimi, affola :).
Her zamanki gibi film künyesiyle başlayalım efendim;
Yönetmen: Woody Allen
Senaryo : Woody Allen
Görüntü Yönetmeni: Darius Khondji
Uzun metrajlı film ABD , Tür: Komedi , Romantik
Süre: 100 dk Yapım yılı: 2011
Uzun metrajlı film ABD , Tür: Komedi , Romantik
Süre: 100 dk Yapım yılı: 2011
Özet: Özet: Sonbaharda evlenecek olan Amerikalı nişanlı çift Gil ve Inez, Inez'in babasının iş gereği Paris'e gelmesini fırsat bilip, küçük bir tatil için bu gözde Avrupa şehrinin yolunu tutarlar. Başta her şey eğlence dolu bir Avrupa kentini gezmekten ibaretken, özellikle damat adayın Gil'in Paris caddelerinde gece yarısı yaşadığı gerçek üstü maceralar sadece onun değil tüm ailenin hayatını değiştirecektir... Zira bu genç adam, Paris’e büyük bir aşk beslemeye başlar ve edebiyatçı kimliği, tutkusu pekişir... Gil'in edebiyat dünyasında karşılaştığı yıldızları Marion Cotillard, Kathy Bates, Carla Bruni, Adrien Brody gibi zengin bir oyuncu kadrosu canlandırıyor. Eğer siz de edebiyat ve sanatseverseniz, Woody Allen tarzı komik dokunuşlarla bezenmiş bu filmde Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Salvador Dali gibi büyük isimlere de rastlamaktan büyük keyif alacaksınız... Künye buradan, daha detaylı künye olsaydı iyi olurdu diyenler için lütfen knock knock!.
Lise yıllarında sıklıkla duyduğumuz "Şair burada kime sesleniyor?" cümlesini sanırım hepimiz hatırlıyoruzdur (ben hala merak ettiğim bir konuda bu kalıbı sıklıkla kullanırım :) Woody Allen "Midnight in Paris"te de şaşırtmıyor ve yine kendine sesleniyor. Öyle ki Owen Wilson'ı da kendisi gibi oynatıyor, Gil(Owen Wilson) Woody Allen gibi hareket ediyor, konuşuyor ve giyiniyor, hatta kusurlu yüz hatlarıyla biraz da onu andırıyor. Bununla birlikte Gil, geçmişe(nostalji)bağlılık ve entelektüelite gibi konularda oldukça romantik ve alıngan, tıpkı Woody Allen gibi. Şimdi yazarken anlıyorum da sanki Owen Wilson'u değil de, Woody Allen'ı görmüşüm ve öyle izlemişim filmi. Filmde arada kalmış, yazmaya çalıştığı roman için, manevi anlamda sürekli onay arayan ve beklediği onayı alamayacak olma ihtimalinin kaygısıyla romanını kimseye okutmayan Gil, kendisini ve hissettiklerini anlamaktan aciz, hayata ve kendi bakış açısına pek çok noktada zıt bir kadınla nişanlıdır. Nişanlısının ailesiyle birlikte geldiği Paris ise, Gil'in hayallerinin ve ihtiyacı olan nostaljinin tavan yaptığı şehirdir, öyle ki Gil, sık sık Paris'te yaşama isteğini nişanlısı Inez ile paylaşır, ancak Inez Amerika'da yaşama konusunda ısrarcıdır.
'20'lerin ihtişamlı (entelektüel anlamda) Paris'ine olan merakını, hayranlığını ve o dönemde Paris'te yaşama isteğini sıklıkla dile getiren Gil, bir gece Paris sokaklarında dolaşırken, yoldan geçen bir arabanın içindeki kişiler, sokak merdiveninin önünde bekleyen Gil'e seslenerek onu kendileriyle gelmesi için ikna eder. Filmde Gil'i her gece yarısı aynı yerden alan farklı arabalar, 1920'lerin Paris'ine götürür ve Gil hayranı olduğu pek çok insanın bohem hayatına tanıklık etme ve onlarla tanışma fırsatı bulur. Yukarıda sağ alt resimde ünlü realist yazar Ernest Hemingway, Amerikalı modern edebiyatın öncüsü Gertrud Stein (ki, Picasso'nun eserlerinde, Stein'in kitaplarından etkilenip eserlerinde modernleşmeyi kullandığı iddia ediliyormuş) ve kahramanımız Gil'i görüyoruz. Gil, kitabını değerlendirmesi için Hemingway'den yardım ister ama Hemingway reddeder. Gil'e, romanını değerlendirmesi için Gertrud Stein'in yardımcı olabileceğini, kendi kitapları için sadece Stein'e güvendiğini söyleyip, Gil'i Gertrud Stein ile tanıştırır. Bana göre filmin en önemli mesajlarından birini de yine, Gil'in yazdığı romanla ilgili kaygısını düşürmek için, Stein'in Gil'e ithafen söylediği şu cümleler veriyor: "Hepimiz ölümden korkuyor ve evrendeki yerimizi sorguluyoruz. Sanatçının görevi umutsuzluğa düşmek değil, bilakis varlığın boşluğunun panzehirini bulmak."
Gertrud Stein'in evinde Pablo Picasso ile tanışan Gil, Picasso'nun sevgilisi olan ve modayla ilgilenen, Adriana'yı (Marion Cotillard'ın pırıl pırıl Fransız tarzı yine enfes) da aynı zamanda tanır ve etkilenir. Adriana ise Belle Epoque döneminde (19.yy'ın başından, I. Dünya Savaşı'na kadar olan, sanatta güzelliğin ve deneyselciliğin hakim olduğu altın çağ) yaşamak isteyen ve Gil gibi nostaljiyi seven, zamanının kadını olmadığına inanan romantik bir kadındır. Bu arada filmde Pablo Picasso'nun tabloları üzerine yapılan konuşmalardan, sanatınının inceden tiye alındığını da hissediyoruz (küçük burjuva perspektifi) ve Adriana'ya olan aşkının verilişi açısından, daha çok kadınlara olan zaafı üzerinden Picasso'nun değerlendirildiğini seziyoruz.
Bu arada kişiliği konusunda tam da anlatıldığı gibi, sert mizaçlı, düşündüğü her neyse insanlarla anında paylaşan Ernest Hemingway, ölüm ve korkular gibi konularda son derece gerçekçi, kısa ve net cümleler sarf ediyor. Alkol, kadınlar ve boks ise Hemingway'in karakterini tamamlayan diğer özellikleri olarak filmde verilmiş. Öyle ki yine Hemingway'in yakın dostu olduğu bilinen İspanyol matodor, Juan Belmonte'yi bile bir ara görebiliyoruz. Hemingway ile ilgili bu verdiğim detaylar, filmde 1920'lerin tüm ünlü karakterleri için geçerli. Bu anlamda, Woody Allen'ın, tüm bu sanatçılarla ilgili, uğraştıkları sanat dışında, karakteristik özellikleri hakkında çok sıkı çalıştığı söylenebilir.
Gelelim keyfime keyif katan, Gil'i resmen kıskanmama neden olan bölümlere. Saymakla bitirmeye çalışacağım, Gil'in karşılaştığı kişileri :). Gil'in ilk karşılaştığı kişiler, önemli edebiyatçılar, yukarıda sağ üst köşedeki karede görülen, Zelda ve Scott Fitzgerald çifti (Scott Fitzgerald'ın, E. Hemingway'in de yakın dostu olduğunu okumuştum). Filmde yazar çiftin inişli çıkışlı ilişkileri, Zelda Fitzgerald'ın nevrotik kişiliğinden kaynaklanan duygu durum değişikliklerinin, zaman zaman eşi S. Fitzgerald'ın yakın dostu Hemingway'le olan ilişkisini de etkilediğini hissediyoruz. Yukarıdaki karenin sol bölümünde bulunanlarsa, filmin en keyifli sohbetini yapan Luis Bunuel, Man Ray ve Salvador Dali. Adrien Brody'i, Dali rolünde gördüğümde ise "Ay!" diye bir tepki vermiştim, kısacık ama çok keyifli bir sahnesi var. Bu üç gerçeküstücünün, Dali'nin gergedan ve gözyaşı tablolarına yaptıkları göndermeler ve muhabbetleriyse tadından yenmiyor, pek leziz. T. S. Eliot (İngiliz Şair) ise Gil'in zamanda yolculuk yaptığı arabalardan birinde karşılaştığı kişi olarak bir sahnede karşımıza çıkıyor. Sağ alt resimde görülen karede, Adriana'nın yaşamak istediği Paris'in Belle Epoque döneminden, ünlü Fransız ressam, Henri de Toulouse-Lautrec'i görüyoruz. Ressam hakkında minik bir araştırma yapmıştım; esasında aristokrat olan Henri de Toulouse-Lautrec, fiziksel görüntüsü yüzünden, ait olduğu kesimden dışlanmış, bunun sonucunda da ressam, sıklıkla soluğu Moulin Rouje'da alırmış. Filmde Gil ve Adriana ile birlikte oturan ressam Henri de Toulouse-Lautrec olduğu sahneye, daha sonra dönemin diğer ressamları Paul Gauguin(Van Gogh'un tek dostu) ve Edgar Degas da katılıyor ve böylece Belle Epoque döneminin ünlü ressamlarının buluştuğu nefis sahne ortaya çıkıyor.
Filmde Gil'in geçmişe olan hayranlığının her dönem için geçerli olan bir duygu olduğunu ve nostaljinin şimdiki zamanı inkar yolu olduğunu kabul edişi de yine Belle Epoque döneminde tanıştığı ressam Edgar Degas sayesinde oluyor. Her dönemin yaşadığı dönemden tatminsiz ve umutsuz olduğunu, bir önceki döneme hayranlık duyduğunu ifade eden Degas, kendi dönemindeki gençlerin de hayal kurmaktan yoksun olduklarından yakınıyor, akabinde Gil'in kafasındaki ampul yanıyor ve kendiyle ilgili ihtiyacı olan farkındalığı kazanıyor. Bu noktada filmin, ana temasına hizmet eden alt başlıkları; aidiyet, nostalji, geçmişe bağlılık, modernizm ve ait olduğu zamanda sıkışmak olarak sıralanabilir.
Lise yıllarında sıklıkla duyduğumuz "Şair burada kime sesleniyor?" cümlesini sanırım hepimiz hatırlıyoruzdur (ben hala merak ettiğim bir konuda bu kalıbı sıklıkla kullanırım :) Woody Allen "Midnight in Paris"te de şaşırtmıyor ve yine kendine sesleniyor. Öyle ki Owen Wilson'ı da kendisi gibi oynatıyor, Gil(Owen Wilson) Woody Allen gibi hareket ediyor, konuşuyor ve giyiniyor, hatta kusurlu yüz hatlarıyla biraz da onu andırıyor. Bununla birlikte Gil, geçmişe(nostalji)bağlılık ve entelektüelite gibi konularda oldukça romantik ve alıngan, tıpkı Woody Allen gibi. Şimdi yazarken anlıyorum da sanki Owen Wilson'u değil de, Woody Allen'ı görmüşüm ve öyle izlemişim filmi. Filmde arada kalmış, yazmaya çalıştığı roman için, manevi anlamda sürekli onay arayan ve beklediği onayı alamayacak olma ihtimalinin kaygısıyla romanını kimseye okutmayan Gil, kendisini ve hissettiklerini anlamaktan aciz, hayata ve kendi bakış açısına pek çok noktada zıt bir kadınla nişanlıdır. Nişanlısının ailesiyle birlikte geldiği Paris ise, Gil'in hayallerinin ve ihtiyacı olan nostaljinin tavan yaptığı şehirdir, öyle ki Gil, sık sık Paris'te yaşama isteğini nişanlısı Inez ile paylaşır, ancak Inez Amerika'da yaşama konusunda ısrarcıdır.

Gertrud Stein'in evinde Pablo Picasso ile tanışan Gil, Picasso'nun sevgilisi olan ve modayla ilgilenen, Adriana'yı (Marion Cotillard'ın pırıl pırıl Fransız tarzı yine enfes) da aynı zamanda tanır ve etkilenir. Adriana ise Belle Epoque döneminde (19.yy'ın başından, I. Dünya Savaşı'na kadar olan, sanatta güzelliğin ve deneyselciliğin hakim olduğu altın çağ) yaşamak isteyen ve Gil gibi nostaljiyi seven, zamanının kadını olmadığına inanan romantik bir kadındır. Bu arada filmde Pablo Picasso'nun tabloları üzerine yapılan konuşmalardan, sanatınının inceden tiye alındığını da hissediyoruz (küçük burjuva perspektifi) ve Adriana'ya olan aşkının verilişi açısından, daha çok kadınlara olan zaafı üzerinden Picasso'nun değerlendirildiğini seziyoruz.
Bu arada kişiliği konusunda tam da anlatıldığı gibi, sert mizaçlı, düşündüğü her neyse insanlarla anında paylaşan Ernest Hemingway, ölüm ve korkular gibi konularda son derece gerçekçi, kısa ve net cümleler sarf ediyor. Alkol, kadınlar ve boks ise Hemingway'in karakterini tamamlayan diğer özellikleri olarak filmde verilmiş. Öyle ki yine Hemingway'in yakın dostu olduğu bilinen İspanyol matodor, Juan Belmonte'yi bile bir ara görebiliyoruz. Hemingway ile ilgili bu verdiğim detaylar, filmde 1920'lerin tüm ünlü karakterleri için geçerli. Bu anlamda, Woody Allen'ın, tüm bu sanatçılarla ilgili, uğraştıkları sanat dışında, karakteristik özellikleri hakkında çok sıkı çalıştığı söylenebilir.
Filmde Gil'in geçmişe olan hayranlığının her dönem için geçerli olan bir duygu olduğunu ve nostaljinin şimdiki zamanı inkar yolu olduğunu kabul edişi de yine Belle Epoque döneminde tanıştığı ressam Edgar Degas sayesinde oluyor. Her dönemin yaşadığı dönemden tatminsiz ve umutsuz olduğunu, bir önceki döneme hayranlık duyduğunu ifade eden Degas, kendi dönemindeki gençlerin de hayal kurmaktan yoksun olduklarından yakınıyor, akabinde Gil'in kafasındaki ampul yanıyor ve kendiyle ilgili ihtiyacı olan farkındalığı kazanıyor. Bu noktada filmin, ana temasına hizmet eden alt başlıkları; aidiyet, nostalji, geçmişe bağlılık, modernizm ve ait olduğu zamanda sıkışmak olarak sıralanabilir.
Görülen bu son iki kareyi de, Gil'in kendi gerçeğini kabul ettiğine, sonunda kendini gerçekleştirdiğine ve Paris'le bütünleştiğine ithafen seçtim. Bu arada bir de ona girersem, ucunu kaçırırım, toparlayamam dediğim, Paris görüntüleri var ki, kusursuz uzun planlardan oluşuyor, betimlemede zayıfımdır, izlenmeli diyorum. Ayrıca filmin genel rengini çok sevmekle birlikte, bahsi geçen dönemlerdeki renk değişimleriyse pek hoştu. Filmin, Carla Bruni'dir, oyuncuların çoğu Amerikalıdır vs. vs. gibi sadece Woody Allen'ın, Woody Allen olmasından mütevellit, filme yerleştirilen eleştirilebilecek detayları da yok değil. İlerleyen zamanlarda belki yeri geldiğinde bahsederim.
Diğer bir detaysa kendimle ilgili, Gil karakteri dışında bu filmde karakterlerin kişilik özelliklerine çok girmedim, çünkü filmin "nostalji inkardır" olarak özetlenebilecek özgün fikri, fazlasıyla ilgimi çektiğinden filmde geçen sanatçıları anlatmak için biraz didaktik davrandım bu postta, affola.
Son bir detay da filmin afişinden gelsin, Vincent Van Gogh'un 1889'da Güney Fransa'da yaptığı ve gece göğünü resmettiği "Starry Night" tablosunun gökyüzü bölümü filmin afişinde de kullanılmış. O dönemde halüsinasyonları ve depresyonu nedeniyle akıl hastanesinde tedavi gören ve yakın arkadaşı Paul Gauguin ile sık sık ateşli tartışmalar yaşayan Van Gogh'un, bu tabloyu o tartışmalardan birinin sonunda yaptığı da tabloyla ilgili dolaşan söylentiler arasında yer alıyor.
Woody Allen'ın üç döneminden (70'ler, 80'ler ve 2010lardan), ustaya saygı babında yayınladığım postlarımın sonuncusu "Midnight in Paris" idi. Okuyanlar bilirler, sanırım ben Woody Allen'ı yazmaktan inanılmaz keyif aldım. Sabırla okuduğunuz için teşekkürler ve pek tabii keyifli seyirler. Sıklıkla görüşmek üzere...
Bitirirken Vanessa Paradis'ten gelsin o vakit: I Love Paris :)







