kusurluanalizler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kusurluanalizler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2012 Pazartesi

Woody Allen Külliyatı

   Sinema grubu toplantılarımızda halet-i ruhiyemizi abluka altına alan "Ölüm" teması başlığı altında izlediğimiz üç nefis filmden sonra, yeniden yönetmenden devam etmeye karar verdik ve Woody Allen geldi ansızın akıllarımıza. Bundan sonra takip eden üç postta Woody Allen seçmelerimizin analizlerini naçizane yapmaya çalışacağım. Öncelikle Woody Allen filmografisine çok girmeden, yönetmenin hayat hikayesi hakkında fikir sahibi olabilmek ve ustaya saygı babında, biyografisinden başlamak yerinde olur diye düşünüyorum.
   
      Woody Allen , 1935 New York doğumlu Amerikalı yönetmen, yazar, aktör ve müzisyen.  Gerçek adı Allen Stewart Konigsberg olan Woody Allen, 1 Aralık 1935 tarihinde, Martin Konigsberg ve Nettie Cherry'nin oğlu olarak Brooklyn'de dünyaya geldi. Ünlü yönetmenin sinema macerası, henüz 3 yaşındayken, annesinin kendisini "Pamuk Prenses"i izlemeye götürmesiyle başladı. Bu andan itibaren sinema Allen'ın ikinci evi olmuştu. Çocukluk yıllarında Allen'ın en sevdiği film, Billy Wilder'ın, "Double Indemnity"siydi. 1952 baharında Allan S. Konigsberg ismini Woody Allen olarak değiştirdi. Henüz 16 yaşındayken bir çok yerel gazeteye espriler yazmaya başladı. Utangaç biri olduğundan, arkadaşlarının gazetelerde ismini görmesini istemedi. 1961 ve 1964 yılları arasında stand-up gösteriler yaptı. Bu gösteriler dikkat çekmeyi başarınca, bir sinema filmi için senaryo yazma teklifi aldı. 1965'te ilk film senaryosunu yazdı ve 'What's New Pussycat?' adlı bu filmde oynadı. Senaryonun yapımcıların elinde değişime uğramasından hoşnut kalmayınca, kendi yönetmeyecekse filmlere senaryo yazmama kararı aldı. "Casino Royale" adlı filmde oyuncu olarak bulunduktan sonra eleştirmenlerce beğenilen ilk filmi, “What’s Up Tiger Lily” yi çekti (1966). Sonrasında kariyerinde dönüm noktası olan “Take the Money and Run”ı çekti(1969). Bu filmin ardından, United Artists firması kendisiyle anlaşma yaptı.
    Felsefe öğrencisi Harlene Rosen ile 1954te başlayan ilk evliliği, 1962]’ta sona erdi. Ardından “Bananas” (1971) filminin yıldızlarından Louise Lasser ile 1966 yılında dünya evine girdi ancak bu evlilik pek uzun sürmedi ve çift, 1969’da boşandı. 1970li yıllarda yazdığı “Play It Again, Sam” adlı Broadway oyununda oynattığı Diane Keating ile bir süre beraber oldu ve birlikte “Annie Hall” gibi kariyerindeki en önemli filmlerden birinde ve bir çok projede yer aldılar. 1980li yılların başında 12 yıl sürecek olan birlikteliğine Mia Farrow ile başlayan yönetmen, bu süre içinde 2 çocuk evlat edindi. Sonrasında bunların dışındaki üvey çocuklarından biriyle, Soon-Yi Previn ile olan birlikteliği olay yarattı. Asla baba-kız ilişkisine sahip olmadıklarını iddia eden çift, 1997 yılında evlendi ve 2 çocuk evlat edindiler. 

     Çok erken yaşlarda film çekmeye merak salan Allen, okulu hiç sevmedi ve üniversite eğitimini tamamlamadı. Hicivden yoksun öğretmenleri onun komik yanıtlarına not vermediler ve sonuçta New York üniversitesinden atıldı. Allen, hayatının 30 yılını psikoanalize harcadı. Bu seanslar bazen haftada 3 güne kadar çıktı. Bu deneyimini filmlerinde kullandı ve zaman zaman esprisi konusu yaptı. 15 yaşlarındayken her gün klarnet çalmaya başlayan ünlü yönetmen, bugün halen bu alışkanlığını sürdürmektedir. Woody Allen biyografisi hakkındaki bu bilgiler buradan, daha fazla detay olmalı diyenler için lütfen knock knock!
  Bilindiği üzere anlatmakla bitmez, ama bu postta, içlerinden pek çoğunun senaryosu da kendisine ait olan, Woody Allen filmografisini afiş tadında hazırladım(Filmlerle ilgili detaylı künyeyi görmek için afişlerin yanındaki tarihlere tıklayabilirsiniz). Buyursunlar efendim, başlıyoruz:

60'lar ve 70'ler:


  1966            1967       1971

1972   1973  1975

1977        1978  1979



80'ler:

  1980           1982       1983  
  
1984          1985      1986 

1987        1987    1988

                                  1989                   1989 


90'lar:

 1990            1991    1992

1993         1994    1994

1995         1996    1997

                               1998        1999

2000'ler:

2000        2001       2002


2003         2004 2005


2006       2007     2008

     2009                 

2010'lar:

                2010                              2011


    Woody Allen'ı dallanıp budaklandırmaya fırsat bırakmadan, yönetmen koltuğunda oturduğu haliyle sınırlamayı bloga yaraşır buldum açıkçası. Yoksa dağınıklığı toparlamak babında, Woody Allen'dan bahsederken ayarı tutturmak oldukça güç, filmleri bile toparlayana kadar epey efor sarf ettim, hasıl-ı kelam değdiğini düşünüyorum. Sıklıkla görüşmek üzere...


9 Şubat 2012 Perşembe

Tema: "Ölüm", Film: "The Diving Bell and the Butterfly"

     Ölüm teması başlığı altında izlediğimiz son film "Le Scaphandre et le Papillon" (The Diving Bell and the Butterfly), Türkiye'de gösterime girdiği adıyla "Kelebek ve Dalgıç" oldu.
    Filmin kısa künyesi şöyle:
Yönetmen  : Julian Schnabel 
Senaryo    : Ronald Harword (Roman: Jean-Dominique Bauby)
Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski
Orijinal adı: Le Scaphandre et le papillon 
Uzun metrajlı film Fransa, ABD. Tür: Dram, Biyografi
Süre: 112 dk Yapım yılı: 2007
Özetle;  Jean-Dominique Bauby 43 yaşında hastalanır ve bütün kas kontrolünü kaybeder. Tek kontrol edebildiği yeri, sol göz kapağıdır. Beyni ve kulakları da çalışmaktadır. Terapisti Henriette'in hazırladığı özel alfabe ile, her seferde sadece bir harfe gözünü kırparak hayatını anlatan bir kitap yazar.


   Yönetmeni Julian Schnabel'i Cannes Film Festivalinde En İyi Yönetmen ödülüyle taçlandıran filmin senaryosu, Fransız Elle Dergisinin editörü Jean-Dominique Bauby'nin gerçek hayat hikayesini anlattığı biyografik kitabından uyarlanmış. Oldukça hayat dolu, enerjik, popüler ve inançsız biri olan Jean-Dominigue Bauby'nin, geçirdiği hastalık sonrası elinde sadece zihinsel, işitme ve sol gözüyle görme yetisi kalır. Beyninin kontrol edebildiği tek yeri ise-daha sonra iletişim için kullanacağı- sol göz kapağına giden kastır. Jean-Dominique kaldığı hastanede gördüğü rehabilitasyon sırasında, sol göz kapağıyla iletişim kurabilmeyi öğrenerek kendi hikayesini anlatan bir kitap yazar.


       Filmin "Ölüm" temasına hizmet eden alt başlıkları; çaresizlik, klostrofobi, aşk, evlilik ve aile ilişkileri, terk edilme, yoksunluk, fanteziler ve mahkumiyet olarak düşünülebilir. Jean-Dominique'in: "Bazı şeyleri fark etmek için illa bir felaket mi yaşamak gerekir?" cümlesi esasında filmin sonunda zihnimizde oluşacak olan, neredeyse tüm düşüncelerin çerçevesini oluşturuyor diyebiliriz.


     Yukarıdaki karede, kahramanımızın etrafında dönen dört kadının (onu ve hissettiklerini anlamak için), Jean-Dominique'e  dikkatle baktığı sahnelerde, Jean-Dominique'in aklından geçen tüm fanteziler, dış ses olarak izleyiciye verilse de, Jean-Dominique'nin beklediğinin bambaşka bir şey olduğunu biliyoruz. Schnabel, filmin büyük bir kısmını Jean-Dominique'in gözünden anlatıyor. Jean-Dominique'in içinde bulunduğu akvaryum ve elbette ki o klostrofik hisse kendimizi ziyadesiyle teslim etmememize neden olan sahnelerin görselleri içinse, muazzam (hatta oldukça rahatsız edici) demek yerinde olur.  


    Esasında Jean-Dominique'in neyi, nasıl gördüğü konusunda filmin kusursuz planlarını önümüze seren yönetmen, filmde Jean-Dominique'i duyamayan insanların şanssızlığını seyirciye yaşatmıyor ve onun aklından geçenleri dış ses olarak duymamızı sağlıyor. Böylece filmdeki trajedi ve mizah dengesinin de profesyonelce ayarlanmış olduğunu görebiliyoruz. Çünkü Jean-Dominique, etrafında bir dolu ciddi konuşan ve hareket eden insan pervane olurken,  kendi durumunun, çevresinde yarattığı garipliklerle eğleniyor ve hatta espriler yapıyor. Kısacası Jean-Dominique'in durumunun, dışarıdan göründüğü kadar zavallı olmadığını anlayabilmemiz açısından, dış sesin bu filmde rahatsız edici olmadığını düşünüyorum.


    Bu üç kare Jean-Dominique'in hayallerinden ve fantezilerinden oluşuyor. İlk karede tedavi gördüğü hastanenin kurucusu olan, orta çağda yaşayan soylu bir kadınla kendini hayal ediyor ki bu hayali refah dolu eski yaşantısına olan özlemine bir gönderme olarak kabul edilebilir. İkinci karede kitabını yazmasına yardım eden kadınla, yemek yerken kendini hayal ediyor, bu da zamanının büyük çoğunluğunu geçirdiği bu kadınla, hayata dair hiç bir şey yapamıyor olmanın verdiği boşluğu doldurma çabası olarak düşünülebilir. Son karede  ise Jean-Dominique'i çok eski ve ağır bir dalgıç kostümü içerisinde görüyoruz. Üzerindeki dalgıç kıyafetinin ağırlığıyla batarken, hayallerinin onu bir kelebek gibi özgürleştirdiğinden bahsediyor. Bedenine hakim olan şeyin düşüncelerini asla ele geçiremeyeceğini anladığı anda, hayata tutunmaya motive oluyor ve kitabına ismini veren tam da bu dalgıç elbiseli hayali oluyor.


      Film ne zaman aklıma gelse yukarıda görülen bu plan da beraberinde geliyor diyebilirim. Gerçekten filmin bütünlüğü içerisinde düşünüldüğünde oldukça sağlam temele oturtulabilecek bir kare demek yerinde olur sanırım. Bu anlamda filmin görüntü yönetmeni olan Janusz Kaminski'nin de ayrı bir alkışı hak ettiğini düşünüyorum. Bunun yanı sıra filmin müzikleri enfes; gençlik yıllarında müzikle ilgilenen yönetmen Schnabel'in, filmin müzik süpervizörlüğünü de üstlenmesi, müzikal anlamda da ortaya tatmin edici bir iş çıkmasını sağlamış gibi görünüyor.

    Filmin "Ölüm" temasına hizmet eden ya da etmeyen, Jean-Dominique'nin sorgulamalarıyla ve yüzleşmeleriyle dolu pek çok yan konusu da var. Ama filmin, benim için, nispeten daha kıymetli detaylarına bu postta yer vermeye ve bolca fotoğraf kullanmaya özellikle gayret ettim. 

   Son olarak, bu kadar film karesi eklememe rağmen, Jean-Dominique'nin görüntüleri ve insanlar tarafından nasıl göründüğüyle ilgili çok detay kareler koymamayı tercih ettim. Açık söylemek gerekirse, filmde Jean-Dominique'in nasıl göründüğü değil de, hayatın onun tek gözünden nasıl göründüğü tarafında yerimi aldım.
  Ayrıca bu postu, yukarıda görülen bu kıymetli kareyle bitirmek istedim. Ne de olsa, izleyenler bilirler, film bu kare olmadan düşünülemezdi ve bu özel harf dizilimi olmadan , Jean-Dominique'in o cenderenin içerisinde neler hissettiğini ve düşündüğünü bilemezdik...
    "The Diving Bell and The Butterfly"dan bu kadar, sıklıkla görüşmek üzere...




    
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...