Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2012 Cuma

Yönetmen:"Woody Allen", Film:"Midnight in Paris"

     Woody Allen'dan izleyeceğimiz son filmi 2000 sonrası izleyelim demiştik ki, yönetmenin gelişimini ve filmleri arasındaki anlatım farkını anlayabilmek adına, olmuşken son filmi olsun, kapanışımızın şanına yaraşsın dedik ve "Midnight in Paris"te karar kıldık (Bol resimli ve uzunca bir analiz olacak, zira durduramayacağım kendimi, affola :).
     Her zamanki gibi film künyesiyle başlayalım efendim;
Yönetmen: Woody Allen
Senaryo   : Woody Allen
Oyuncular: Owen Wilson, Rachel McAdams, Michael Sheen, Marion Cotillard.
Görüntü Yönetmeni: Darius Khondji
Uzun metrajlı film ABD , Tür: Komedi , Romantik
Süre: 100 dk Yapım yılı: 2011
Özet: Özet: Sonbaharda evlenecek olan Amerikalı nişanlı çift Gil ve Inez, Inez'in babasının iş gereği Paris'e gelmesini fırsat bilip, küçük bir tatil için bu gözde Avrupa şehrinin yolunu tutarlar. Başta her şey eğlence dolu bir Avrupa kentini gezmekten ibaretken, özellikle damat adayın Gil'in Paris caddelerinde gece yarısı yaşadığı gerçek üstü maceralar sadece onun değil tüm ailenin hayatını değiştirecektir... Zira bu genç adam, Paris’e büyük bir aşk beslemeye başlar ve edebiyatçı kimliği, tutkusu pekişir... Gil'in edebiyat dünyasında karşılaştığı yıldızları Marion Cotillard, Kathy Bates, Carla Bruni, Adrien Brody gibi zengin bir oyuncu kadrosu canlandırıyor. Eğer siz de edebiyat ve sanatseverseniz, Woody Allen tarzı komik dokunuşlarla bezenmiş bu filmde Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Salvador Dali gibi büyük isimlere de rastlamaktan büyük keyif alacaksınız... Künye buradan, daha detaylı künye olsaydı iyi olurdu diyenler için lütfen knock knock!.

        Lise yıllarında sıklıkla duyduğumuz "Şair burada kime sesleniyor?" cümlesini sanırım hepimiz hatırlıyoruzdur (ben hala merak ettiğim bir konuda bu kalıbı sıklıkla kullanırım :) Woody Allen "Midnight in Paris"te de şaşırtmıyor ve yine kendine sesleniyor. Öyle ki Owen Wilson'ı da kendisi gibi oynatıyor, Gil(Owen Wilson) Woody Allen gibi hareket ediyor, konuşuyor ve giyiniyor, hatta kusurlu yüz hatlarıyla biraz da onu andırıyor. Bununla birlikte Gil, geçmişe(nostalji)bağlılık ve entelektüelite gibi konularda oldukça romantik ve alıngan, tıpkı Woody Allen gibi. Şimdi yazarken anlıyorum da sanki Owen Wilson'u değil de, Woody Allen'ı görmüşüm ve öyle izlemişim filmi. Filmde arada kalmış, yazmaya çalıştığı roman için, manevi anlamda sürekli onay arayan ve beklediği onayı alamayacak olma ihtimalinin kaygısıyla romanını kimseye okutmayan Gil, kendisini ve hissettiklerini anlamaktan aciz, hayata ve kendi bakış açısına pek çok noktada zıt bir kadınla nişanlıdır. Nişanlısının ailesiyle birlikte geldiği Paris ise, Gil'in hayallerinin ve ihtiyacı olan nostaljinin tavan yaptığı şehirdir, öyle ki Gil, sık sık Paris'te yaşama isteğini nişanlısı Inez ile paylaşır, ancak Inez Amerika'da yaşama konusunda ısrarcıdır.

       '20'lerin  ihtişamlı (entelektüel anlamda) Paris'ine olan merakını, hayranlığını ve o dönemde Paris'te yaşama isteğini sıklıkla dile getiren Gil,  bir gece Paris sokaklarında dolaşırken, yoldan geçen bir arabanın içindeki kişiler, sokak merdiveninin önünde bekleyen Gil'e seslenerek onu kendileriyle gelmesi için ikna eder. Filmde Gil'i her gece yarısı aynı yerden alan farklı arabalar, 1920'lerin Paris'ine götürür ve Gil hayranı olduğu pek çok insanın bohem hayatına tanıklık etme ve onlarla tanışma fırsatı bulur. Yukarıda sağ alt resimde ünlü realist yazar Ernest Hemingway, Amerikalı modern edebiyatın öncüsü Gertrud Stein (ki, Picasso'nun eserlerinde, Stein'in kitaplarından etkilenip eserlerinde modernleşmeyi kullandığı iddia ediliyormuş) ve kahramanımız Gil'i görüyoruz. Gil, kitabını değerlendirmesi için Hemingway'den yardım ister ama Hemingway reddeder. Gil'e,  romanını değerlendirmesi için Gertrud Stein'in yardımcı olabileceğini, kendi kitapları için sadece Stein'e güvendiğini söyleyip, Gil'i Gertrud Stein ile tanıştırır. Bana göre filmin en önemli mesajlarından birini de yine, Gil'in yazdığı romanla ilgili kaygısını düşürmek için, Stein'in Gil'e ithafen söylediği şu cümleler veriyor: "Hepimiz ölümden korkuyor ve evrendeki yerimizi sorguluyoruz. Sanatçının görevi umutsuzluğa düşmek değil, bilakis varlığın boşluğunun panzehirini bulmak."

         Gertrud Stein'in evinde Pablo Picasso ile tanışan Gil, Picasso'nun sevgilisi olan ve modayla ilgilenen,  Adriana'yı (Marion Cotillard'ın pırıl pırıl Fransız tarzı yine enfes) da aynı zamanda tanır ve etkilenir. Adriana ise Belle Epoque döneminde (19.yy'ın başından, I. Dünya Savaşı'na kadar olan, sanatta güzelliğin ve deneyselciliğin hakim olduğu altın çağ) yaşamak isteyen ve Gil gibi nostaljiyi seven, zamanının kadını olmadığına inanan romantik bir kadındır. Bu arada filmde Pablo Picasso'nun tabloları üzerine yapılan konuşmalardan,  sanatınının inceden tiye alındığını da hissediyoruz (küçük burjuva perspektifi) ve Adriana'ya olan aşkının verilişi açısından, daha çok kadınlara olan zaafı üzerinden Picasso'nun değerlendirildiğini seziyoruz.


        Bu arada kişiliği konusunda tam da anlatıldığı gibi, sert mizaçlı, düşündüğü her neyse insanlarla anında paylaşan Ernest Hemingway, ölüm ve korkular gibi konularda son derece gerçekçi, kısa ve net cümleler sarf ediyor. Alkol, kadınlar ve boks ise Hemingway'in karakterini tamamlayan diğer özellikleri olarak filmde verilmiş. Öyle ki yine Hemingway'in yakın dostu olduğu bilinen İspanyol matodor, Juan Belmonte'yi bile bir ara görebiliyoruz. Hemingway ile ilgili bu verdiğim detaylar, filmde 1920'lerin tüm ünlü karakterleri için geçerli. Bu anlamda, Woody Allen'ın, tüm bu sanatçılarla ilgili, uğraştıkları sanat dışında, karakteristik özellikleri hakkında çok sıkı çalıştığı söylenebilir.


        Gelelim keyfime keyif katan, Gil'i resmen kıskanmama neden olan bölümlere. Saymakla bitirmeye çalışacağım, Gil'in karşılaştığı kişileri :). Gil'in ilk karşılaştığı kişiler, önemli edebiyatçılar, yukarıda sağ üst köşedeki karede görülen, Zelda ve Scott Fitzgerald çifti (Scott Fitzgerald'ın, E. Hemingway'in de yakın dostu olduğunu okumuştum). Filmde yazar çiftin inişli çıkışlı ilişkileri, Zelda Fitzgerald'ın nevrotik kişiliğinden kaynaklanan duygu durum değişikliklerinin, zaman zaman eşi S. Fitzgerald'ın yakın dostu Hemingway'le olan ilişkisini de etkilediğini hissediyoruz. Yukarıdaki karenin sol bölümünde bulunanlarsa, filmin en keyifli sohbetini yapan Luis Bunuel, Man Ray ve Salvador Dali. Adrien Brody'i, Dali rolünde gördüğümde ise "Ay!" diye bir tepki vermiştim, kısacık ama çok keyifli bir sahnesi var. Bu üç gerçeküstücünün, Dali'nin gergedan ve gözyaşı tablolarına yaptıkları göndermeler ve muhabbetleriyse tadından yenmiyor, pek leziz. T. S. Eliot (İngiliz Şair) ise Gil'in zamanda yolculuk yaptığı arabalardan birinde karşılaştığı kişi olarak bir sahnede karşımıza çıkıyor. Sağ alt resimde görülen karede, Adriana'nın yaşamak istediği Paris'in Belle Epoque döneminden, ünlü Fransız ressam, Henri de Toulouse-Lautrec'i görüyoruz. Ressam hakkında minik bir araştırma yapmıştım; esasında aristokrat olan Henri de Toulouse-Lautrec, fiziksel görüntüsü yüzünden, ait olduğu kesimden dışlanmış, bunun sonucunda da ressam, sıklıkla soluğu Moulin Rouje'da alırmış. Filmde Gil ve Adriana ile birlikte oturan ressam  Henri de Toulouse-Lautrec olduğu sahneye, daha sonra dönemin diğer ressamları Paul Gauguin(Van Gogh'un tek dostu) ve Edgar Degas da katılıyor ve böylece Belle Epoque döneminin ünlü ressamlarının buluştuğu nefis sahne ortaya çıkıyor.


      Filmde Gil'in geçmişe olan hayranlığının her dönem için geçerli olan bir duygu olduğunu ve nostaljinin şimdiki zamanı inkar yolu olduğunu kabul edişi de yine Belle Epoque döneminde tanıştığı ressam Edgar Degas sayesinde oluyor. Her dönemin yaşadığı dönemden tatminsiz ve umutsuz olduğunu, bir önceki döneme hayranlık duyduğunu ifade eden Degas, kendi dönemindeki gençlerin de hayal kurmaktan yoksun olduklarından yakınıyor, akabinde Gil'in kafasındaki ampul yanıyor ve kendiyle ilgili ihtiyacı olan farkındalığı kazanıyor. Bu noktada filmin, ana temasına hizmet eden alt başlıkları; aidiyet, nostalji, geçmişe bağlılık, modernizm ve ait olduğu zamanda sıkışmak olarak sıralanabilir.

     Görülen bu son iki kareyi de, Gil'in kendi gerçeğini kabul ettiğine, sonunda kendini gerçekleştirdiğine ve Paris'le bütünleştiğine ithafen seçtim. Bu arada bir de ona girersem, ucunu kaçırırım, toparlayamam dediğim, Paris görüntüleri var ki, kusursuz uzun planlardan oluşuyor, betimlemede zayıfımdır, izlenmeli diyorum. Ayrıca filmin genel rengini çok sevmekle birlikte, bahsi geçen dönemlerdeki renk değişimleriyse pek hoştu. Filmin, Carla Bruni'dir, oyuncuların çoğu Amerikalıdır vs. vs. gibi sadece Woody Allen'ın, Woody Allen olmasından mütevellit, filme yerleştirilen eleştirilebilecek detayları da yok değil. İlerleyen zamanlarda belki yeri geldiğinde bahsederim.
     Diğer bir detaysa kendimle ilgili, Gil karakteri dışında bu filmde karakterlerin kişilik özelliklerine çok girmedim, çünkü filmin "nostalji inkardır" olarak özetlenebilecek özgün fikri, fazlasıyla ilgimi çektiğinden filmde geçen sanatçıları anlatmak için biraz didaktik davrandım bu postta, affola. 

      Son bir detay da filmin afişinden gelsin, Vincent Van Gogh'un 1889'da Güney Fransa'da yaptığı  ve gece göğünü resmettiği "Starry Night" tablosunun gökyüzü bölümü filmin afişinde de kullanılmış. O dönemde halüsinasyonları ve depresyonu nedeniyle  akıl hastanesinde tedavi gören ve yakın arkadaşı Paul Gauguin  ile sık sık ateşli tartışmalar yaşayan Van Gogh'un, bu tabloyu o tartışmalardan birinin sonunda yaptığı da tabloyla ilgili dolaşan söylentiler arasında yer alıyor.

   Woody Allen'ın üç döneminden (70'ler, 80'ler ve 2010lardan), ustaya saygı babında yayınladığım postlarımın sonuncusu "Midnight in Paris" idi. Okuyanlar bilirler, sanırım ben Woody Allen'ı yazmaktan inanılmaz keyif aldım. Sabırla okuduğunuz için teşekkürler ve pek tabii keyifli seyirler. Sıklıkla görüşmek üzere... 

     Bitirirken Vanessa Paradis'ten gelsin o vakit: I Love Paris :)




2 Mart 2012 Cuma

Yönetmen:"Woody Allen", Film:"The Purple Rose of Cairo"

   "Woody Allen '80 ler" başlığı altında izlediğimiz ikinci film, Woody Allen’ın en sevdiği eseri olduğunu itiraf ettiği, yönetmenin hem komik, hem fantastik, hem de gerçekçi yapımlarını bir taşla vurduğu "The Purple Rose of Cairo" oldu. Yine büyük bir keyifle yazacağım bu  filme, her zamanki gibi film künyesiyle giriş yapmak isterim (Bu arada filmin afişi aşağıda gördüğümüz müdür bilmiyorum net olarak ama ben filmin afişi olmaya en yaraşır olanını paylaşayım dedim. Sanırım gerçek afişi bu: knock knock! ).

Yönetmen : Woody Allen 
Senaryo    : Woody Allen
Görüntü Yönetmeni: Gordon Willis
Müzik  : Gordon Willis
Uzun metrajlı film ABD 
Tür: Romantik-Fantastik
Süre: 85 dk Yapım yılı: 1985
Özet : Cecilia, 1930’ların ekonomik kriz dönemi Amerikası’nda, çok az para için ölümüne çalışan, işe yaramaz kocası tarafından sürekli taciz edilen mutsuz bir garsondur. Tek kaçışı, tutku derecesinde sevdiği sinemadır. Kahire’nin Mor Gülü isimli filmse favorisidir. Defalarca kez gittiği filmde bir gün baş karakter Tom Baxter perdeden inip gerçek hayata karışır. Üstelik Cecilia’ya aşık olur! (Künye beyazperde den, dah detaylı künye iserim diyenler için, lütfen knock knock!)

      Kahramanımız Cecilia (ki Mia Farrow karaktere hayat veriyor, çok naif, pırıl pırıl bir oyunculuk sergilemiş) ile başlayayım da filmin, şanı yürüsün. Cecilia, 30'lu yılların kriz dönemi Amerikası'nda yaşayan, çok az bir para için bir restaurantta çalışan, sürekli boyun eğdiği kocasının maddi-manevi zorbalıklarından bir şekilde fırsatını bulup kaçarak; sinemaya gelen her filmi, film sinemadan gidene kadar her akşam izlemeye giden, melankolik ve hayalleriyle yaşayan, sinema aşığı çaresiz bir kadındır. Cecilia, sinema, aktörler ve aktrisler hakkında, pek çok şey bilir ve filmlerle ilgili hissettiklerini anlatırken sıklıkla gerçeklikten yani kendinden uzaklaşır.

     İşte Cecilia'nın her akşam izlemeye gittiği "The Purple Rose of Cairo" filminin kahramanı kaşif Tom Baxter (itiraf: ne zaman "Tom Baxter" yazsam sesli söylüyorum, çok eğleniyorum:). Tom Baxter, yukarıdaki karelerde, Cecilia'nın filmi beşinci defa izlemeye geldiğini ve hüzününü farkedip, bir an önce özgürleşip filmden çıkmak istiyor. Bu noktada film fantastik-romantik-dramatik çerçevede düşünüldüğünde, türüne hizmet eden alt başlıkları; ekonomik kriz, düş-gerçek belirsizliği, yanılsama, sürrealizm, boyun eğicilik, melankoli, duygusal yoksunluk ve gerçekle yüzleşme olarak sıralanabilir diye düşünüyorum. Cecilia'nın yanılsaması gibi birden bire görülen sahne, tüm insanların Tom Baxter'ın filmden çıkışına şahit olmalarıyla gerçeğe dönüşüyor.

        Cecilia'nın kendi gerçeğinden koptuğu ve iyi hissettiği tek yer olan sinema, ona aklının ucundan geçmeyecek bir hediyeyi ve beraberinde yaşayacağı-yüzleşeceği en büyük ikilemi getirecektir. Yukarıdaki resimde, soldaki karede Cecilia için filmden çıkıp gerçek hayata karışan kaşif Tom Baxter'ı; sağdaki karede ise canlandırdığı Tom Baxter karakterini filme yeniden sokabilmek için uğraşan aktör Gil Sheperd'ı görüyoruz. Bu noktada, hayali karakter Tom Baxter'ın cebinden sahte para çıkmasından tutun da, araba kullanamamasına kadar, içinden çıktığı filmde yapıyormuş gibi göründüğü ama gerçekte kıvıramadığı pek çok şeye rağmen, Cecilia'ya duyduğu pırıl pırıl aşk sayesinde yerimizi hemen Tom Baxter'ın yanında alıveriyoruz. Çünkü Gil Shepherd, Tom Baxter'ı canlandıran ve asla Tom gibi olamayacak, hırslarına/kariyerine odaklı bir adam ve esasında Gil'in, Cecilia'ya vereceği muhtemel duygusal zararı, onunla tanıştığı sahneden itibaren seziyoruz.

       Gelelim Tom Baxter'ı sevme nedenim olan yukarıda görülen bu karelere... Filmde Tom Baxter'ın filmden çıkıp gerçek hayata karışmasına şaşırmasına şaşırmıştım ama, asıl beni rahatlatan ve belki de katarsis yaşamama neden olan olay yukarıdaki karelerde de görmüş olduğumuz gibi, Cecilia'nın, filme Tom sayesinde girmesi ve en eğlenceli sahnelere dahil olmasıydı. Cecilia'nın kendi gerçeğinden ve sıkıntılarından kaçarak, sinemaya gidip iyi hissettiği sahnelerde bizi de rahatlamış hissettiren Woody Allen, iyi hissetme hissimizi, Cecilia'yı Tom Baxter'ın oynadığı "The Purple Rose of Cairo" filminin içine girmesini sağlayarak bir tık öteye taşıyor.

      Ve finale yaklaşırken Cecilia'nın yaptığı tercih: "Geçen hafta sevilmiyordum. Şimdiyse iki insan beni seviyor. Hem de aynı iki insan." repliğiyle şekillenmeye başlıyor. Hatta öyle ki, arkada filmde oynayan diğer insanlar da Cecilia'ya Tom 'u seçmesini, onun harika bir insan olduğunu söylüyorlar. Gil'i seçerse, kendisinin perişan olacağını söyleyen Tom'a, Cecila'nın "İyi olacağına eminim, senin dünyanda hep işler bir şekilde yoluna girer.Her ne kadar ayartılmış olsam da ben gerçek biriyim. Gerçek dünyayı seçmek zorundayım." şeklindeki cevabı ise bence filmin gücünü aldığı ana fikrinin çerçevesini oluşturuyor ve bu küçücük, naif cümle izleyicide, büyük bir uyanışa neden oluyor.

        Gelelim Woody Allen'a... Film, yazımın başında da söylediğim gibi, baştan sona "ben Woody Allen'ın tüm filmlerinde ayrı ayrı anlatmaya çalıştığı şeyleri (fantastik, komik, gerçekçi) aynı anda anlatan filmiyim" diye bağırıyor. Bu anlamda Woody Allen'ın "The Purple Rose of Cairo, benim en sevdiğim filmimdir" sözlerini oldukça samimi buluyorum. Yalnız, filmlerinde bana Woody Allen güzellemeleri gibi gelen entelektüel detaylara bu filmde hemen hiç rastlamıyoruz. Bunu da zaten hali hazırda filmin kendisiyle ('30'larda Amerika'daki eknomik kriz, beyaz telefon detayı, diyaloglardaki ince göndermeler vb.), yapmayı başarmış, yine sinema ile gerçek yaşam arasındaki acımasız farkı ve sinemaya kendi bakışının nerede durduğunu gözler önüne sermiştir. 

Not:  Açıkçası filmin eleştirilecek bir kaç detayı var ama bilerek es geçiyorum, çünkü Cecilia karakteriyle pek çok noktada özdeşleştim ve karakteri anladım diyebilirim. Gerisi Woody Allen'ın teferruatı ve tasarrufu olarak kalsın diyorum.

         Sıklıkla görüşmek üzere...







22 Şubat 2012 Çarşamba

Yönetmen: "Woody Allen", Film: "Annie Hall"

    Yönetmen başlığı altında Woody Allen'ın üç farklı döneminden, 70'ler 80'ler ve 2010'lardan olmak üzere,  yoğun bir kararsızlıkla üç film seçtik. İlki 1977 yapımı Annie Hall oldu.
  Woody Allen biyografisi ve filmografisiden Woddy Allen Külliyatı isimli postumda bahsettikten sonra, sanırım artık gönül rahatlığıyla Annie Hall analizime geçebilirim, tabii her zamanki gibi önceliği filmin künyesine veriyorum: 
 
Yönetmen: Woody Allen 
Senaryo: Woody Allen, Marshall Brickman
Oyuncular: Woody Allen, Diane Keaton, Tony Roberts
Görüntü Yönetmeni: Gordon Willis
Uzun metrajlı film ABD 
Tür: Dramatik komedi , Romantik 
Süre: 93 dk Yapım yılı: 1977 
Özet: New York'lu komedyen yazar Alvy Singer (Woody Allen) aşkın peşinden gitmek istese de, yaşadığı entellektüel ortamda aradığını bulabileceği konusunda oldukça umutsuzdur. En az kendisi kadar nörotik olan şarkıcı Annie Hall (Diane Keaton) ile tanışması ise önyargılarını sona erdirir. Yoğun olduğu kadar farklı olan bir ilişki yaşamaya başlarlar. Annie Hall'u etkileyici kılan, aşk üzerine öncekilerden farklı şeyler söylemeye çalışması. Künye Beyazperde den. Film hakkında daha detaylı künye için lütfen knock knock!

   Yukarıda filmin en sevdiğim karelerinden oluşan bir kolaj hazırladım. Bu noktada filmin ana teması olan "kadın-erkek ilişkisine" ve "kadın-erkek ilişkisindeki patolojik köken"e  hizmet eden alt başlıklarını da bu karelerin altına yaraşır bulduğumu eklemek isterim. Kıskançlık, nevrotik kişilik, ayrılık, sürrealizm, ilişkiyi sofistike kalıplara sığdırma çırpınışları, entelektüel ilişkiler, psikanaliz, ego savaşları, filmin teması etrafında dönen ve sıklıkla üzerine düşünmemiz gerektiğini hissettiren alt başlıkları denilebilir. 

     Kahramanımız, 15 yıldır psikanaliste giden Alvy Singer(ki Woody Allen'ın kendisinin de 30 yıllını psikanalize adadığı bilinir). Öncelikle filmin introsunda, kendini anlattığı cümlelerini yazmak isterim, zira bize yazının ilerleyen bölümlerinde fazlasıyla ışık tutacağını düşünüyorum:
     "Eski bir espri vardır, bilirsiniz. İki yaşlı kadın dağ başında bir lokantada yemek yemektedirler. Biri, "Lanet olsun!" der. "Yemekler ne kadar da berbat!". "Evet." der diğeri, "Üstelik ne kadar da az!" Yani...bu benim yaşam hakkındaki düşüncemin kısa bir özetidir: Yalnızlık, sefillik, acılar ve mutsuzluklarla doludur, ama keşke bu kadar kısa olmasaydı. Diğer birçok sevdiğim esprinin kaynağının da Groucho Marx olduğunu söylerler ama bence temelinde Freud'un zekasının ve bilinçaltı üzerine fikirlerinin yattığını söyleyebilirsiniz. Espri şöyle: "Benim gibi birinin bile üyeliğini kabul edecek hiçbir derneğe asla üye olmazdım." Bu espri de, benim yaşamımda kadınlarla olan ilişkilerimin bir özeti sayılabilir. Kırk yaşına geldim ve galiba bir tür bunalım filan içindeyim. Ben yaşlandıkça olgunlaşmaya inanan biriyim. Yani ağzından tükürükler saçarak, kafelerde elinde bir alışveriş torbasıyla sosyalizm üzerine nutuklar çekmediğim sürece.  Sinirli bir adam değilimdir. Depresif biri de sayılmam. Hatta ben oldukça mantıklı ve mutlu bir çocuktum. 2.DÜnya Savaşı yıllarıydı ve biz Brooklyn'de yaşıyorduk. 

       "Çocukluğumun, hep ayaklar altında geçtiğini söylediğimde psikiyatristim hep abarttığımı söylerdi. Bugünse, sinirli yapımın altında bu gerçeğin yattığını düşünüyorum. Babamın bir çarpışan araba gösterisi vardı. Hırsımı her zaman bu arabalardan çıkarırdım. Bir devlet okulu olan bizim oradaki öğretmenleri hatırlıyorum da. Derdik ki,'Kendisi yapamayan öğretir, öğretmenlik bile yapamayan,spor öğretmeni olur. Spor öğretmeni bile olamayan da gelir bize öğretmen olur.' Sınıftaki çocukların budala olduklarını düşünürdüm hep. Okul arkadaşlarımın çoğunun izini kaybettim, ben de komedyen oldum. Beni orduya almadılar.Yani..fazla hafifmişim..."

            Sanırım film hangi arama motoruna yazılsa ilk çıkan, yukarıda görülen bu kare olur. İşte kahramanımız Alvy Singer'ın mahvına sebep güzel kadın : Annie Hall. Woody Allen'ın biyografik öyküsünü anlatan film, kendi geçmişine dair güçlü göndermeler, öz eleştiriler ve hicivlerle doldurulmuş. Kadın-erkek ilişkisini(çatışma ve yakınlaşmalarını), her iki tarafın gözünden, sıklıkla entelektüel içerikli cümlelerle beslenmiş repliklerle, muazzam bir akıcılıkta veren Woody Allen, filmin çapraz kurgularını da bol bol kullanarak, izlerken filme olan ilgiyi hep üst noktada tutmayı başarıyor. 

            Filmin benim için en hoş bölümleri ise, Alvy'nin her hangi bir stres anında, yaşadığı, düşündüğü ya da kendini içinde bulduğu durumlarla ilgili. Mesela, yoldan geçen insanları içinde bulunduğu durum hakkında konuşturması, kameraya dönüp seyirciyle konuşması ve kendini çocukluk anılarının içinde ya da onları izlerken bulması gibi. Hem çok fantastik, hem abartısız, hem de sempatik olmuş. 
       
     En çok zevk aldığı şey fotoğraf çekmek olan Annie'yi, ilişkilerinin ilerleyen günlerinde, sürekli bir takım entelektüel kalıplar içerisine sokmaya çalışan Alvy, Annie'yi roman, şiir, Batı İnsanının Modern Bunalımları, Rus Edebiyatında Varoluşçu Motifler, vb. gibi kurslara gitmesi için zorluyor. Öyle ki, durum, ilişkilerindeki sorunların hallolmasını isteyen Alvy'nin, Annie'ye kendi psikanalisti aracılığıyla bir terapist bulmasına kadar gidiyor. Yukarıdaki bu kare, terapi seanslarında Alvy ve Annie'nin karşılıklı duygularının aktarılması için, filmde özellikle yan yana verilen ve filmin en sevdiğim planlarından. Daha önce birbirinden donanımlı ve entelektüel iki kadınla evlenip boşanan Alvy'nin, kendi aşağılık ve yetersizlik hislerinden güdülenerek, Annie'nin entelektüel eksikliklerini hedef alması ve sürekli bunun üzerine oynamasıysa, hemen her ilişki için özdeşim kurulabilecek bir durum diye düşünüyorum. 

       Bu kareyi eklemeden edemedim, çünkü bu kamera açısından görülen film afişinin, filmimizin temasını ve Alvy'nin halet-i ruhiyesini fazlasıyla destekler nitelikte olduğunu düşünüyorum. Alvy ve Annie yine bir film izlemek için kuyrukta bekliyorlar ve arkada Ingmar Bergman'ın, "Face to Face" filminin afişi var. Afişte görülen iki kadın silüeti ve ikisinin ortasındaki şekil bence çok kıymetli. Afişteki bu şekil hakkında kabaca minik bir detay vereyim;  psikanalistler, kişiliği analiz ederken genelde projektif testlerden (T.A.T., Rorschach, Cümle Tamamlama vb.)  faydalanırlar. Afişte kadınların arasında görünen bu şekil de, psikanalistlerin kullandığı testlerden biri olan Rorschach Testinin şekillerini andırmaktadır. Psikanalist, bu şekle benzer şekillerin bulunduğu Rorschach kartlarını, hastasına gösterir ve şekille ilgili çağrışımlarını sorar. Bu da yine 15 yıldır psikanalitik psikoterapi gören Alvy Singer'ın gıyabında Woody Allen'ın kendisine bir gönderme gibi düşünülebilir. Zira  afişteki filmin yönetmeni Bergman'ın da yine "Face to Face" filminde, beyaz perdeye kendisini yansıttığı ve tüm çocukluk yaşantılarını filmin kahramanı Jenny üzerinden paylaştığı bilinmektedir. Bu anlamda Woody Allen'ın da, Ingmar Bergman'la ayrıca ve dışarıdan bir özdeşim kurup, bu planı filme eklediğini düşünüyorum. 30 yıl psikanalitik psikoterapi desteği alan Woody Allen'ın, "Annie Hall" filmiyle birlikte filmlerinde psikanalitik detayları sıkça kullanmaya başlaması ve kendinden örneklerle hicvetmesi dikkati çeker.

    Annie Hall Style: Bu konuda yorum yapmamak için kendimi tutmamaya karar verdim. Her dönemde modacılara ilham vereceğini düşünüyorum ve biz en az her on yılda bir şimdilerde de sık sık olduğu gibi "Annie Hall esintisi geri döndü." benzeri bir başlık okuyacağız moda bloglarında ya da dergilerinde. 70'leri çok severim, Annie Hall'un tarzının da filmden bağımsız düşündüğümde, bende yeri ayrıdır.

       Ve Woody Allen, Annie Hall'u, yine kendine, şu göndermeyle bitirir: "Yeniden New York'a taşınmıştı. Herifin biriyle Soho'da yaşıyordu. Onları gördüğümde Annie adamı zorla "Üzüntü ve Pişmanlık" filmine sokmaya uğraşıyordu... Bunu kişisel bir zafer olarak algıladım. Annie ve ben bundan sonra bir öğle yemeği yedik ve eski günleri anarak dolaştık. Sonra geç oldu. İkimiz de gitmek zorundaydık. Ama yine de Annie'yi görmek güzeldi. Onun ne kadar harika bir kız olduğunu düşündüm ve onu tanımanın ne güzel bir şey olduğunu. Ve aklıma o eski espri geldi: Adam, bir gün doktoruna gider ve "Doktor, kardeşim fıttırdı. Kendini tavuk sanıyor." der. Doktor da:"Getirseydiniz ya, tedavi ederdim." der. Adam da şöyle der: "Evet ama doktor, yumurtaları çok işime yarıyor." Galiba ben de ilişkilerimde aynı şeyi hissediyorum. Akıl dışı, mantıksız, hatta saçma olduklarını bilseniz de sürdürmeye çalışıyorsunuz. Çünkü hepimizin yumurtalara ihtiyacı var."
       Bitirirken, türünün ilk örneklerinden olması ve onlarca türevinin peşi sıra gelmesi bir yana, "Annie Hall" kişisel etkisi babında zihnimde ayrı bir yere koyduğum, güçlü yüzleşmeler, farkındalıklar ve özdeşimler yaşadığım bir film olma özelliğini açık ara ele almış, gözdelerimdendir.
        "Annie Hall"dan şimdilik bu kadar. Sıklıkla görüşmek üzere...





13 Şubat 2012 Pazartesi

Woody Allen Külliyatı

   Sinema grubu toplantılarımızda halet-i ruhiyemizi abluka altına alan "Ölüm" teması başlığı altında izlediğimiz üç nefis filmden sonra, yeniden yönetmenden devam etmeye karar verdik ve Woody Allen geldi ansızın akıllarımıza. Bundan sonra takip eden üç postta Woody Allen seçmelerimizin analizlerini naçizane yapmaya çalışacağım. Öncelikle Woody Allen filmografisine çok girmeden, yönetmenin hayat hikayesi hakkında fikir sahibi olabilmek ve ustaya saygı babında, biyografisinden başlamak yerinde olur diye düşünüyorum.
   
      Woody Allen , 1935 New York doğumlu Amerikalı yönetmen, yazar, aktör ve müzisyen.  Gerçek adı Allen Stewart Konigsberg olan Woody Allen, 1 Aralık 1935 tarihinde, Martin Konigsberg ve Nettie Cherry'nin oğlu olarak Brooklyn'de dünyaya geldi. Ünlü yönetmenin sinema macerası, henüz 3 yaşındayken, annesinin kendisini "Pamuk Prenses"i izlemeye götürmesiyle başladı. Bu andan itibaren sinema Allen'ın ikinci evi olmuştu. Çocukluk yıllarında Allen'ın en sevdiği film, Billy Wilder'ın, "Double Indemnity"siydi. 1952 baharında Allan S. Konigsberg ismini Woody Allen olarak değiştirdi. Henüz 16 yaşındayken bir çok yerel gazeteye espriler yazmaya başladı. Utangaç biri olduğundan, arkadaşlarının gazetelerde ismini görmesini istemedi. 1961 ve 1964 yılları arasında stand-up gösteriler yaptı. Bu gösteriler dikkat çekmeyi başarınca, bir sinema filmi için senaryo yazma teklifi aldı. 1965'te ilk film senaryosunu yazdı ve 'What's New Pussycat?' adlı bu filmde oynadı. Senaryonun yapımcıların elinde değişime uğramasından hoşnut kalmayınca, kendi yönetmeyecekse filmlere senaryo yazmama kararı aldı. "Casino Royale" adlı filmde oyuncu olarak bulunduktan sonra eleştirmenlerce beğenilen ilk filmi, “What’s Up Tiger Lily” yi çekti (1966). Sonrasında kariyerinde dönüm noktası olan “Take the Money and Run”ı çekti(1969). Bu filmin ardından, United Artists firması kendisiyle anlaşma yaptı.
    Felsefe öğrencisi Harlene Rosen ile 1954te başlayan ilk evliliği, 1962]’ta sona erdi. Ardından “Bananas” (1971) filminin yıldızlarından Louise Lasser ile 1966 yılında dünya evine girdi ancak bu evlilik pek uzun sürmedi ve çift, 1969’da boşandı. 1970li yıllarda yazdığı “Play It Again, Sam” adlı Broadway oyununda oynattığı Diane Keating ile bir süre beraber oldu ve birlikte “Annie Hall” gibi kariyerindeki en önemli filmlerden birinde ve bir çok projede yer aldılar. 1980li yılların başında 12 yıl sürecek olan birlikteliğine Mia Farrow ile başlayan yönetmen, bu süre içinde 2 çocuk evlat edindi. Sonrasında bunların dışındaki üvey çocuklarından biriyle, Soon-Yi Previn ile olan birlikteliği olay yarattı. Asla baba-kız ilişkisine sahip olmadıklarını iddia eden çift, 1997 yılında evlendi ve 2 çocuk evlat edindiler. 

     Çok erken yaşlarda film çekmeye merak salan Allen, okulu hiç sevmedi ve üniversite eğitimini tamamlamadı. Hicivden yoksun öğretmenleri onun komik yanıtlarına not vermediler ve sonuçta New York üniversitesinden atıldı. Allen, hayatının 30 yılını psikoanalize harcadı. Bu seanslar bazen haftada 3 güne kadar çıktı. Bu deneyimini filmlerinde kullandı ve zaman zaman esprisi konusu yaptı. 15 yaşlarındayken her gün klarnet çalmaya başlayan ünlü yönetmen, bugün halen bu alışkanlığını sürdürmektedir. Woody Allen biyografisi hakkındaki bu bilgiler buradan, daha fazla detay olmalı diyenler için lütfen knock knock!
  Bilindiği üzere anlatmakla bitmez, ama bu postta, içlerinden pek çoğunun senaryosu da kendisine ait olan, Woody Allen filmografisini afiş tadında hazırladım(Filmlerle ilgili detaylı künyeyi görmek için afişlerin yanındaki tarihlere tıklayabilirsiniz). Buyursunlar efendim, başlıyoruz:

60'lar ve 70'ler:


  1966            1967       1971

1972   1973  1975

1977        1978  1979



80'ler:

  1980           1982       1983  
  
1984          1985      1986 

1987        1987    1988

                                  1989                   1989 


90'lar:

 1990            1991    1992

1993         1994    1994

1995         1996    1997

                               1998        1999

2000'ler:

2000        2001       2002


2003         2004 2005


2006       2007     2008

     2009                 

2010'lar:

                2010                              2011


    Woody Allen'ı dallanıp budaklandırmaya fırsat bırakmadan, yönetmen koltuğunda oturduğu haliyle sınırlamayı bloga yaraşır buldum açıkçası. Yoksa dağınıklığı toparlamak babında, Woody Allen'dan bahsederken ayarı tutturmak oldukça güç, filmleri bile toparlayana kadar epey efor sarf ettim, hasıl-ı kelam değdiğini düşünüyorum. Sıklıkla görüşmek üzere...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...