7 Nisan 2012 Cumartesi

Yönetmen: Reha Erdem, Film: Kaç Para Kaç

   Reha Erdem filmografisini yazdıktan sonra biraz bencillik yaptım, kendime bir hafta ayırdım ve işten güçten, hayat gailesinden ırak yerlere seyr-ü sefer ettim, gönlümü hoş eyledim, hasıl-ı kelam minik Anadolu şehrimden topukladım. Blogla da neredeyse iki haftadır ilgilenemedim, içim yalnızca buna biraz sızladı. Nedense bu posta böyle bir girizgah yapmak istedim, bu konuda içimde açıklama yapma isteği yükseldi ve kendimi bu satırları yazarken yakaladım. Bıraksam kendimi daha neler yazarım, ama artık filme geçsem fena olmaz diye düşünüyorum. 
   Bir önceki postta, filmin künyesini yayınlamıştım ama hem bütünlüğü bozmamak, hem de her zamanki rotadan sapmamak adına aynen devam edelim. Buyursunlar efendim, filmimizin kısa künyesiyle başlayalım (Vira Vira!):

Yönetmen: Reha Erdem
Yapım Yılı, Süre: 1999, 100 Dk.
Senaryo: Reha Erdem 
Oyuncular: Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer, Ara Güler, Serra Yılmaz, Sevin   Okyay, Engin Alkan, Ali Düşenkalkar, Bülent Emin Yarar
Görüntü Yönetmeni: Florent Herry
Müzik: Pressure Drop- My Friend
Ödülleri: "En İyi Yabancı Film" dalında Türkiye'nin Oscar adayı oldu ve birçok seçkin uluslararası festivale katıldı.
Özet: Bir gömlekçi dükkanını işleten, kendi halinde, sıradan, monoton bir yaşam süren Selim ve karısı Ayla'nın hayatına büyük bir para girer. Para; evlenmiş, boşanmış, bodrum katında annesiyle yaşayan, gündüzleri vitrin gezen ve dış dünyayla tek ilişkisi televizyon olan komşuları Nihal'i de etkiler. Ve küçük yaşantılarına giren bu büyük paranın, küçük bir suçu ve büyük bir trajediyi getirmesi kaçınılmaz bir hal alır. (Bilgiler buradan.)


Selim: "Yapmak" değil, olmak zor." 

  Bilenler bilir, Chapterhouse Dune romanında (serinin 6. Kitabı) hayatta kalan son tleilaxu ustası Scytale'nin şöyle bir sözü var: "Yaşamını kendi benliğinin eksiksiz bir tasvirini yaratmakla geçiren bir yaratık, bu tasvirin antitezi olmaktansa ölmeyi tercih eder." Çünkü Selim'in de dediği gibi: Yapmak değil, olmak zor.
 Bu filmde, Selim karakterini anlamak adına söylenebilecek en temiz açıklama bu cümle olabilir diye düşünüyorum. Selim, (ki karakter düşünüldüğünde ironisi tavan yapan isimdir) filmimizin kahramanı, İstanbul'un hatırı sayılır eski semtlerinden birinde gömlekçi dükkanı sahibi, sıradan, naif, dürüst, bir aile babası. Sosyal ilişkileri açısından düşünüldüğünde Selim, dükkanının olduğu semtteki, komşu esnaflara nazaran çok farklı, müşterisine karşı asla esnemeyen, kısacası "esnaf adam" denilemeyecek, soğuk, mesafeli ve içe dönük karakteriyle film boyunca başına gelenlerle nasıl başa çıkacağı konusunda sıklıkla ip ucu veriyor. Aslına bakılırsa izleyicide film boyunca süren gerilimin en önemli nedeni biraz da Selim'in, içine düştüğü sorunla ilgili, kişilik özelliklerinden kaynaklanan, başa çıkma yetileri denilebilir. Yazı boyunca Selim'in başına gelen olayları ve Selim'in tepkilerini yazdıkça, Selim ve yukarıda romandan yaptığım alıntıyla ilgili taşlar yerine oturacaktır, sabrınıza amadeyim :)

    Film Selim'in para konusundaki tutumuyla ilgili verilen, yukarıdaki bu hazırlık sahneleriyle başlıyor. Parkta oynayan, aralarında Selim'in küçük kızı Esma'nın da bulunduğu 3 çocuk, yüz dolar buluyor. Çocukların tartışmaları üzerine, ebeveynler sorunu çözmek için(sözde), soluğu çocukların yanında alıyor. Başlarda, paranın kime ait olduğunu bulmak için girişimde bulunan yetişkinler, daha sonra paranın 100$ olduğunu fark edip(Selim dışındaki iki kadın), bulunan paranın çocuklar arasında paylaştırılmasının doğru olduğunu savunuyorlar. Ancak Selim karşı çıkıyor ve bunun ahlaki olmadığı yönünde söyleniyor. Böylece, Selim hakkında, izleyicide, "Selim, hakkı olmayan parayı sahiplenmez." şeklinde genel bir izlenim beliriyor. Esasında sahne dikkatle incelenirse, hali hazırda diğer çocukların annelerinin de konuyla ilgili tutumunun, paranın miktarını öğreninceye dek sürdüğü kolayca anlaşılabilir. Bu anlamda, bu sahne, Selimin başına geleceklerle ilgili fikir vermesi bir yana, insanların para konusundaki ahlaki tutumlarının ve dürüstlük sınırlarının, paranın miktarıyla ters orantılı olduğu mesajını da önümüze seriyor. 


    Film kısa bir süre, Selim'in para hakkındaki "Para kolay mı kazanılıyor?" türevi cümleleri etrafında, ailesi ve dükkandaki müşteri diyalogları üzerinden yürüyor, böylece Selim'in devam eden rutini hakkında, geçmişine dönük olmayan fikirlerle doluyoruz. Filme ismini veren para, Selim'in hayatına bir akşam bindiği takside giriyor. Paranın buluntu para olmasının vicdan muhasebesini aynı gece, parayla birlikte eve gelmesinden itibaren yapmaya başlayan Selim'in kaygısını fena hissettiriyor Taner Birsel. İkinci karede görülen gazete küpüründe ise Selim, paranın bir banka veznedarının bankadan çaldığı para olduğunu öğreniyor. Bunun Selim'in para konusunda yaşadığı ilk kırılma noktası olduğu söylenebilir. Ancak yine de yaşadığı rahatlamanın tam anlamıyla bilinç düzeyinde olduğunu söylemek güç. Son kare ise tren garındaki, birinin cüzdanını çalan iki yan kesiciyi kovaladığı sahneden ve paranın çalıntı olduğunu öğrenmesinin hemen ardından geliyor. Ki bu da Selim'in toplum içerisinde dürüst/namuslu bir adammış gibi kendini maskeleyeceği, çırağına söylediği "Yapmak değil, olmak zor." cümlesinin ironisini desteklemek için filme yerleştirilen sahnelerden, Selim "dürüstmüş" gibi yapıyor, ama "dürüst" olmuyor.


   Filmde dikkat çekici en önemli metafor, Selim'in parayı sakladığı komidinin üstünde duran bu melek biblosu. Zira, aceleyle parayı saklamaya çalışırken, biblo yere düşüp kırılıyor, Selim ilk fırsatta bibloyu yapıştırıyor. Bu konuyla ilgili kareler de yine Selim'in   bibloyu yapıştırma çabası ile ilgili olarak, vicdan muhasebesi açısından yorumlanabilir. Kısaca melek biblosu masumiyeti temsil ediyor. Bu anlamda biblonun kırılışı ise, Selim'in masumiyetinin parçalanışına hizmet ediyor ki zaten Selim'i bibloyu yapıştırdıktan sonra paraları sayarken görüyoruz. Klişedir ama, ne yazık, yapıştırsa da biblo eskisi gibi olmuyor.


  Selim'in parayı somut olarak benimsemeye başladığı ise sağ tarafta görülen bu iki kareyle netleşiyor ki, Selim  nerede polis görse yolunu değiştiriyor, kaçıyor, hatta durum, dükkanına gelen bu polisi gördüğü anda tezgahın arkasında eğilip, saklanmasına kadar varıyor. İkinci kareye dikkatle bakılırsa arkada saklanan kahramanımız Selim'i görebiliriz. Çırağını kovduktan sonra da, dükkanını soyan hırsızı, korkusundan polise bildirmiyor ve suçu işten kovduğu çırağının üzerine atıyor. 



     Yukarıdaki kolaj sahnelerde görülen ilk karenin, Selim'in parayla ilgili yaşadığı içsel savaşı ve parayı kabullenişi anlamında, ikinci kırılma noktası olduğu söylenebilir.  Çünkü ilk karede, lüks bir arabayla Selim'e çarpıp gömleğinin yırtılmasına neden olan adamın,  Selim'e söylediği "Kardeşim, benim arabamın çizik tamir parası senin gömleğinden üç tane alır, ben bir şey demiyorum sen gömleğim yırtıldı, diyorsun." sözü Selim'in parayı benimsemesinde büyük rol oynuyor, kendisinin de büyük bir mebla paraya sahip olduğu yönündeki farkındalığı pekişiyor. Zaten peşi sıra gelen üç planda, Selim'in evde yalnız oluşu, su muhallebisini yerken para konulu eski bir Türk filmi izlemesi ve sonra paraya sarılarak, yatağa uzanması ve düşünmesi yine Selim'in parayı kullanmaya başlayacağı yönünde güçlü ipuçları veriyor.


   Dükkanının genç bir çocuk tarafından soyulmasının ardından, parayla ilgili endişesi artan Selim, bankadan kendi adına bir kasa kiralıyor. Bu da Selim'in parayla ilgili vuku bulan ikinci somut hareketi olarak düşünülebilir. Ancak ikinci karede hemen ardından gelen cami avlusunda, ezan eşliğinde hıçkırarak ağladığı ve onu takip eden yanına yaklaşan kediyi tekmeleyerek fırlattığı sahne, Selim'in dürtülerine olan teslimiyetinin vurgulanması ve karakterin nasıl kıvrandığını izleyicinin hissetmesi açısından oldukça çarpıcı verilmiş. Selim tanrıya, yanına acıklı bir şekilde miyavlayarak gelen kedi Selim'e sığınıyor. Selim kediyi tekmeliyor ve aslında içine düştüğü cendere düşünülürse, bir anlamda Tanrı da Selim'i... Son karede görülen sahnede ise, Selim yanına aldığı bir miktar paranın  ilk 50 dolarını bozduruyor ve gidip eşi Ayla'ya kırmızı bir ruj alıyor. Esasında bu hareketiyle de, bir anlamda kendini rahat hissettiğini sonraki sahnelerde görüyoruz.


Ayla: "Selim'ciğim, sende bir tuhaflık mı var?"
    Ayla'ya aldığı kırmızı ruj, Selim'in parayla ilgili yapacaklarını mantığa bürümesinde büyük fayda sağlıyor(Yeri gelmişken eklemekte fayda var, Bennu Yıldırımlar'ın pırıl pırıl performansı filmin rahatlatıcı öğelerinden). Ayla'ya ruju hediye ettikten sonra, bir ev ve bulaşık makinesi almaktan söz ediyor, kısacası eskiden tartışmalarına neden olan ve para gerektiren her ne varsa, artık sahip olabileceklerini Ayla'ya söylüyor.  Ayla'yı çok pahalı bir restorana yemeğe götürüyor, ona pahalı takılar alıyor vb. Her ne kadar Ayla'ya yaptığı şovlar ilişkilerini farklı bir boyuta taşısa da, Selim'in gerginliğini parayı harcamaya başladığı ilk sahneden itibaren, yükselerek seziyoruz. Bu arada Selim'in öğle yemeklerini yediği lokantanın yerini, pahalı bir kafenin alması, sürekli yeni işler peşinde koşarak batıp çıkan arkadaşı Ahmet'in satın alacağı tablolar için ona borç vermesi gibi detaylar da, dikkati çekiyor. 


   Selim parayı harcamadaki haklılığını, çevresindeki insanlara yaptığı harcamayla onların onayını alarak pekiştirirken, yukarıdaki karelerde görülen, vapurda hırsızların üçlü karşılaşma sahnesi Selim'e parasının çalıntı olduğuyla ilgili hatırlatmayı yapıyor sanki... Şunu eklemek isterim ki, ilk izlediğimde gerçekten şaşırtıcı ve beklenmedik bulduğum bu sahnenin daha sonra izlediğimde biraz zorlama olduğu kanısına vardım. İlk  ve ikinci karede, bankadan parayı çalan veznedarla vapurda göz göze gelen Selim'in, kalkıp vapurun başka bir bölümüne oturduğu sırada, dükkanını soyan hırsızla göz göze gelmesi, Selim'in para hakkındaki ahlaki hislerini anlamamız açısından oldukça ironik şekilde tasarlanmış. (Sanırım filmin finalindan sonra, filmi hatırlatan en büyük çağrışımın sahibi de yine bu vapurda karşılaşma sahnesi).


    Birbirini izleyen bu dört karenin de yine, Selim'in ahlaki ve vicdani tüm çatışmalarını barındırdığını düşünüyorum. Şöyle ki, ilk karede dükkanını soyan hırsızın suçunu üstüne attığı eski çırağı hakkında çok zorlanarak verdiği, yalan ifade ve ifade sahnesinin hemen ardından gelen Selim'in sokak ortasında kustuğu sahne geliyor. Ki sahnenin devamında Selim kusarken bir köpek şiddetle Selim'e havlıyor, Selim öfkesini köpekten çıkarıyor. Ardından gördüğü bir gece kulübüne giren Selim, burada striptiz yapan kızları izliyor ve kızların daha fazla soyunmaları için kutuya yüklü bir miktar para atıyor. Esasında bu sahneyi izlerken, Selim "dürüst ve namuslu" tarafının intiharının yasını tutuyor, gibi fikre kapılıyoruz ki, çok da kelimelere dökülebilecek bir sahne değil. Bazen bazı sahneler hakkında ne kadar konuşsanız da, demek istediğiniz şeyi tam olarak anlatamazsınız, bu sahne de öyle hissettiriyor.


    Filmin, yukarıda gördüğümüz bu deniz kenarı sahnelerine dek, Selim'le birlikte öyle çok geriliyoruz ve Reha Erdem de öyle düşünmüş olacak ki, hem Selim'i hem bizi rahatlatıyor ve soluğu gergin zamanların kurtarıcısı deniz kenarında alıyoruz. Filmin karanlık, gizemli ve gergin havasından çıkıp, Reha Erdem'in nefis planlarıyla buluşup, soluklanıyoruz. Ama paranın laneti, Selim'in burada da rahatlamasına izin vermiyor ve Selim, gazetede parayı çalan veznedarın intihar haberini okuyor. O andan itibaren, kaçtığı yoğun kaygısı onu yine yakalıyor, bir an önce gitmek istiyor ve o telaşla bindiği arabasıyla, kızının sahil kenarında birlikte oynadığı yavru köpeğe çarpıp, ölümüne neden oluyor. 


   Yukarıdaki karelerde ise, Selim bankadaki tüm parayı ceplerine doldurup, koşarak dükkana geliyor. Filmin başında, parayı bulmasından itibaren bir çeşit kendini rahatlatma gibi yaptığı, dükkanın kapılarını kilitleyip, tezgahın arkasındaki boşluğa uzanıp, derin nefes alarak gözünü tavana diktiği kaçınma davranışını bu kez daha yoğun sergiliyor. Öyle ki, bir ara kalkıp camdan baktığında, hızla koşarken yere düşürdüğü parayı fark ediyor. Kaygısı o kadar yüksek ki, parayı yerden alırken dükkanına yönelen bir müşterinin dükkana girmesiyle birlikte, müşteriye arkası dönük bir şekilde sadece kafasını sallayarak yanıt verirken, bir yandan da parayı yemeye başlıyor. Bu noktada, Selim'in içinde, eski Selim'den kalan, ahlaki ve vicdani boşluğu doldurma çabasıyla parayı yediği düşünülürse, filmin güçlü analitik detaylar barındırdırğını, yinelemek yerinde olur diye düşünüyorum, zira Selim para konusunda öylesine dürtüsel davranıyor ki, davranışı parayı yemeğe kadar varıyor. Takip eden sahnelerde, yani filmin sonlarına doğru paranın nereden geldiğini merak eden Ayla'ya piyangodan para çıktığını ve bir süre sakladığını söylüyor. Hayatını gömlek satarak kazanan Selim'in film boyunca giydiği gömlerinse başına gelmeyen kalmıyor; araba çarpıyor, gömleği yırtılıyor, lokantada garson gömleğine yemek döküyor, bir kadın dükkanına girip erkek gömlekleri deniyor... Tüm bunlar bana, Reha Erdem'in, Selim'in gömleklerden yavaş yavaş kopuşunu vermek için yaptığını düşündürdü. 


 Nemfomanik komşu Nihal'den bahsetmeden geçmek haksızlık olurdu, ki Selim'e filmin başından itibaren her gördüğü yerde asılan, dükkanına gelip, erkek gömlekleri deneyen, Ayla'nın evde olmadığı her anı değerlendirip bir bahaneyle Selim'i sıkıştıran kadındır kendisi. Selim, Nihal'le ilgili kırılmanın ilkini, dükkanından aldığı gömleğin parasını almayarak, ikincisini ise, caddede tesadüfen karşılaştıklarında, ona beğendiği elbiseyi alarak kademe kademe  yaşıyor. Selim'in mahvına neden olay ise, yine Nihal'den geliyor ve Selim'in tüm ahlaki değerlerinin çekirdeğine dinamiti koyuyor. Selim'in filmin başında söylediği "Yapmak değil, olmak zor." sözünün, filmin final sahnesinde, Selim için ne kadar acı verici bir hal aldığını görüyoruz. Filmin ana teması, ahlak ve vicdan sorgulaması şeklinde düşünüldüğünde, temaya hizmet eden alt başlıkları; Selim'in yaşadığı yabancılaşma, kişisel tercihler, öncelikler, ütopya, aşağılık kompleksi,  özdeşleşme, ait olmayan bir parayı içselleştirme, mantığa bürüme, orta sınıf yaşamı, suçluluk duygusu ve teslimiyet üzerinden düşünülebilir.


   Yukarıda görülen bu kareleri ise, filmin ismine ithafen kolaj haline getirdim. Zira Selim, filmin İngilizce isminde (Run For Money) olduğu gibi, film boyunca para için koşuyor; Türkçe isminde olduğu gibi (Kaç Para Kaç) kaçan parayı kovalıyor ya da diğer bir anlamda hayatın kıymetini "Kaçparakaç?" diyerek sorguluyor. Bu noktada eklemek isterim ki, Selim karakteri ve üzerimde bıraktığı yabancılaşma hissi, bana nedense Yusuf Atılgan'ın  "Anayurt Oteli" romanını sinemaya uyarlayan Ömer Kavur'un filmini hatırlattı. "Anayurt Oteli/1987"nin Zebercet'i ve "Kaç Para Kaç"ın Selim'i çok benzer geldiler. Bunun yanında yabancılaşma temasını, yine başrol oyuncularından kaynaklı, bana göre, en iyi veren iki yabancı film  M. Scorsese'nin "Taxi Driver/1976" filminin Travis'i ile Wim Wenders'in "Paris Texas/1984" filminin (yine) Travis'i. Bu iki farklı filmdeki iki Travis'in de,   filmlerin konuları farklı olsa da, Selim'le benzer duygu durumları yaşadığı söylenebilir.


    Filmin en çok akılda kalan bölümü, izledikten sonra, finali en iyi olan filmler listenizin ilk sıralarına yükselebilecek final sahnesi. Çok çarpıcı bulduğum halde final sahnesine yer vermek istemedim. Çünkü Selim ile ilgili film boyunca yaşadığımız, giderek artan gerginliğin katarsisini yaşayabilmek adına, yazının görsel bir kanıt barındırmasını istemedim. Bu sebeple son sahne için, sahneye izleyiciyle birlikte şahit olan, Selim'in ailesinin yer aldığı bu kareyi koymayı uygun buldum.


    Gelelim filmin sürprizlerine ve detaylarına... Bilindiği gibi Reha Erdem, "A, Ay" filmini çekmesinin ardından 10 yıl boyunca film çekmemiş, Türkiye'nin hatrı sayılır, akılda pek kalan 90'lar reklamlarının aranılan reklam yönetmeni olmuştur. Bu süre zarfında sinema ve tiyatro dünyasında kurduğu ilişkilerde ve  maddi durumunda oldukça iyi bir noktaya gelmiş olmalı ki, filmin bir kaç saniyelik sahnelerinde bile büyük tiyatroculara rastlıyoruz. Kaldı ki filmin bütçesinin de yine hakkında konuşturacak bir rakam olduğunu hatırlatmak gerekir. Ara Güler'in antikacı rolünde aniden belirmesi, müşterilerin bile sırasıyla Meral Çetinkaya, Köksal Engür, Sevin Okyay, Serra Yılmaz ve Cüneyt Türel gibi oyuncular tarafından vücut bulması, her yeni yönetmenin altından kalkabileceği bir iş değil. Bunları özel isimler olduğu için saymak istedim, esasında filmin bütününe bakıldığında, aşina olmadığımız kimse yok, her biri kıymetli oyunculardan seçilmiş. Filmin Görüntü yönetmeni koltuğunda, Reha Erdem filmlerinde bu filmden sonra sıklıkla göreceğimiz, Florent Herry oturuyor. Ana müzik ise Pressure Drop'tan "My Friend". 
    Reha Erdem geçen yıl verdiği bir röportajında, "Kaç Para Kaç"ın ana akım sinemaya olan katkısı ve seyircinin ön yargıları hakkında ne düşündüğü sorusuna: "Hayır, tam tersine yaptıklarımın kolay ve seyirciyi özgür bırakan filmlerden olduğunu düşünüyorum. Bu özgürlüğün tadına varmak için açık ve özgür ruhlu, yani ön yargısız olmak gerekiyor. Yoksa önyargı yıkmak kolay iş değil." şeklinde cevap vermiş, "Kaç Para Kaç"ın Selim'inin gıyabında seyirciyi de özgürleştiren bir film olduğuna dikkati çekmiştir.  


Yazıyı filmin fragmanıyla bitirelim o vakit:


    
   Bitirirken; bu yazıyı fazlaca uzattığımın farkında olduğumu ve kendimi durduramadığımı eklemek isterim, affola! Esasında durum şöyle gelişti; filmle ilgili görselleri internette araştırırken, asıl aradığım karelerin var olmadığını, olanların da filmle ilgili anlatmak istediklerime yetersiz kalacağını fark ettim. Filmi yeniden izleyip, istediğim sahneleri ve kareleri "capture" seçeneğiyle yakaladım, ardından kolajları oluşturdum. Yazı ve hazırlık aşamaları epeyce vaktimi alsa da, kafamdakine çok yakın bir post oluşturmayı kendimce başardım.
    Sıklıkla görüşmek üzere...







18 yorum:

Serdar Durdu dedi ki...

Yazı dört dörtlük keyifle okudum tebrikler :) fotoğrafları soracaktım ki açıklamışsın. Capture tekniği her eve lazım zira anlatımını güçlendirmiş

kusurluanalizler dedi ki...

Serdar, çok teşekkürler! Fazla uzun yazdığımı düşünüyordum ki, bir çırpıda okumuşsan demek ki, o kadar da uzun değil buna sevindim :)
Evet biraz uğraştırdı ama sayesinde hem filmi yeniden izledim ve bu sayede ekstra bir kaç detay fark ettim, hem de fotoğrafları edindim. İyi oldu :)

Aslı dedi ki...

Evet uzun ama, okumak, üstelik bu kadar detaylı, açıklayıcı anlatım ve fotoğraflarla, çok keyifliydi.

Çok fazla emek vermişsin gerçekten, fotoğraflama tekniğin ayrı güzel olmuş. Ben filmin konusundan çok, anlatımını sevdim.

Bunu mutlaka söylemeliyim, filmi izlemiştim, fakat izlerken bu kadar detayı yakalayamadığımı itiraf etmeliyim :) cidden kutluyorum..

kusurluanalizler dedi ki...

Aslı, her zaman ki gibi fikrini paylaşma inceliğine hayran bıraktın beni, çok teşekkür ederim. Film evet oldukça soğuk hissettiren, zor bir film, içine girebilmek güç, kişisel mesafeler büyük esasında izleyiciyle karakter arasında... Ve dediğin gibi çok fazla detay var, biraz uğraştım ama böyle yorumların gelmesi harika bir tat bırakıyor :) tekrar teşekkür ederim...

Serdar Durdu dedi ki...

Sinema Dergisi'nin patronu olsam gözümü kıpmadan işe alırdım. O derece iyisin :) Blogun adının kusurlu analizler olması da mütevazi olduğunu gösteriyor bana kalırsa. Reha Erdem dosyasının devamını bekliyoruz :)

kusurluanalizler dedi ki...

Serdar, yok artık! ben sadece oturduğum yerden izlediğim filmlerin tespitlerini yapıyorum, bol bol not alıyorum ve burada naçizane stokluyorum, filmle ilgili düşündüklerimi, hissettiklerimi unutmamak adına, hepsi o kadar... Bahsettiğin fazlasıyla profesyonelce bir iş, o kadarı beni aşar :)ama yine de çok çok teşekkür ederim.
Sırada "Korkuyorum Anne" var hazırlıklarına başladım, bir kaç güne kalmaz onu da yayınlarım...

Tekrar tekrar teşekkürleeer :)

alkım dedi ki...

Böyle emek verilmiş sinema yazılarına bayılıyorum! Yine keyifle okudum, eline sağlık:)

Filmin final sahnesi benim de zihnime çakılmış adeta. Güçlü bir finaldi gerçekten. Birtakım ayrıntıları kaçırdığımı da yazını okuyunca anladım. Melek biblosu mesela.
Paris-Texas filmini çok severim. Travis'le buradaki adam arasında kurduğun paralelliği merak ettim aslında. Bu film benim aklıma yakın zamanda izlediğim "Gişe Memuru" filmini getirdi nedense. Orada da yalnız, hayatta sıkışmış bir adamın zihninden okuyorduk bir şeyleri. Zebercet'te olduğu gibi.
Korkuyorum Anne'yi de merakla bekliyorum. Sevgiler.

kusurluanalizler dedi ki...

Alkım, çok teşekkür ederim! (Bir önceki yazıdan hatırımda kaldığı kadarıyla yorumunu bekliyordum açıkçası:)
Reha Erdem filmlerinin pek çoğu ayrıntılar sayesinde etkileyici esasında her izleyişte yeni bir detay fark ediliyor...
Paris-Texas'ın Travis'i(ki benim de en sevdiğim filmlerdendir), Taxi Driver'ın Travis'i, Anayurt Oteli'nin Zebercet'i ve kesinlikle çok doğru tespit Gişe Memuru'nun Kenan'ı... Tüm bu filmlerin konuları, karakterlerin geçmişleri farklı olsa da, teması yabancılaşması üzerine. Ben karakterler arasındaki benzerliği yazıda belirttim ama çok açıklamadım, hani hem izlemeyenler için hem de, eğer oraya girersem fazlaca mesleki nutuklar atacakmışım gibi geldi ondan :) Ama senin sorman güzel oldu. Şöyle ki, Travis ve Selime, buradaki benzerlikten kasıt öncelikle yalnızlık ve yabancılaşma. Ancak yabancılaşmanın yönelimi farklı; Travis kendine kaçıyor ya da gidiyor, Selim kendinden kaçıyor ya da gidiyor. Seferi Travis'in sıkıntısı-arayışı kendiyle, her şey düzeldiğinde bile gidiyor. Selim'in sıkışmışlığı sosyal normlar yüzünden, ona öğretildiği ya da öğrendiği gibi yaşamaktan kaçıyor. Kısacası karakterlerin hisleri aynı(yabancılaşıyorlar), ancak yönelimleri farklı. Ben bu ya zıda hep Seli'in dünyası üzerinden gittiğim için, Selim ve Travis'in duygu durumları aynı olduğu için benzerlik kurdum açıkçası.
Katkın ve düşüncelerini paylaştığın için tekrar teşekkürler Alkım, görüşmek üzere...

Serdar Durdu dedi ki...

rica ederim :) Korkuyorum Anne'yi sabırsızlıkla bekliyoruz

~♡ηυяѕαℓкιмι™ dedi ki...

Bennu Yıldırımlar'ı severim. Filmi merak ettim. gerçekten bu postu çok emek vererek hazırlamışsınız. Ellerinize sağlık, çok güzel olmuş.

kusurluanalizler dedi ki...

Nursalkımı, çok teşekkür ederim... Oldukça kıymetli ve paraya nasıl yaklaştığımızı sorgulatan,parayla insanın yüzleşmesini acımasızca izleyicisinin gözlerine önüne seren bir film. Bittiğinde kişisel olarak hissettiklerimiz, beklentimizin çok üstüne çıkıyor inanın ve mutlaka izleyin derim!
Tekrar teşekkürler ve sevgiler...

deeptone dedi ki...

eğer dönersen bende bir ödülün var.
:)

kusurluanalizler dedi ki...

acaba nedir?
ps: "eger donersen" derken?

deeptone dedi ki...

blogumda ödülün var işte.

yoksun bi süredir blogunda ondan dedim.
:)

kusurluanalizler dedi ki...

haa tamam :) kisa bir bahara merhaba arasi verdim diyelim deeptone! enerjimi toplayayim donecegim... hemen bakiyorum :)

alkım dedi ki...

nerdesin? özledik yazılarını ama;)

kusurluanalizler dedi ki...

Burdayim Alkim'cim... Ama oyle yogunum ki son zamanlarda bir de kisisel bir kac sıkınti da var :( Ama gozum ve aklim hep burda ilk firsatta yeniden yazacagim, birakmadim ve kopmadim! Yakinda gorusecegiz, hatirina tesekkurler! =)

Uzun Lafın Kısası dedi ki...

sayfamı takip eder misiniz ?

http://uydurukgunluk.blogspot.com

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...