2 Mart 2012 Cuma

Yönetmen:"Woody Allen", Film:"The Purple Rose of Cairo"

   "Woody Allen '80 ler" başlığı altında izlediğimiz ikinci film, Woody Allen’ın en sevdiği eseri olduğunu itiraf ettiği, yönetmenin hem komik, hem fantastik, hem de gerçekçi yapımlarını bir taşla vurduğu "The Purple Rose of Cairo" oldu. Yine büyük bir keyifle yazacağım bu  filme, her zamanki gibi film künyesiyle giriş yapmak isterim (Bu arada filmin afişi aşağıda gördüğümüz müdür bilmiyorum net olarak ama ben filmin afişi olmaya en yaraşır olanını paylaşayım dedim. Sanırım gerçek afişi bu: knock knock! ).

Yönetmen : Woody Allen 
Senaryo    : Woody Allen
Görüntü Yönetmeni: Gordon Willis
Müzik  : Gordon Willis
Uzun metrajlı film ABD 
Tür: Romantik-Fantastik
Süre: 85 dk Yapım yılı: 1985
Özet : Cecilia, 1930’ların ekonomik kriz dönemi Amerikası’nda, çok az para için ölümüne çalışan, işe yaramaz kocası tarafından sürekli taciz edilen mutsuz bir garsondur. Tek kaçışı, tutku derecesinde sevdiği sinemadır. Kahire’nin Mor Gülü isimli filmse favorisidir. Defalarca kez gittiği filmde bir gün baş karakter Tom Baxter perdeden inip gerçek hayata karışır. Üstelik Cecilia’ya aşık olur! (Künye beyazperde den, dah detaylı künye iserim diyenler için, lütfen knock knock!)

      Kahramanımız Cecilia (ki Mia Farrow karaktere hayat veriyor, çok naif, pırıl pırıl bir oyunculuk sergilemiş) ile başlayayım da filmin, şanı yürüsün. Cecilia, 30'lu yılların kriz dönemi Amerikası'nda yaşayan, çok az bir para için bir restaurantta çalışan, sürekli boyun eğdiği kocasının maddi-manevi zorbalıklarından bir şekilde fırsatını bulup kaçarak; sinemaya gelen her filmi, film sinemadan gidene kadar her akşam izlemeye giden, melankolik ve hayalleriyle yaşayan, sinema aşığı çaresiz bir kadındır. Cecilia, sinema, aktörler ve aktrisler hakkında, pek çok şey bilir ve filmlerle ilgili hissettiklerini anlatırken sıklıkla gerçeklikten yani kendinden uzaklaşır.

     İşte Cecilia'nın her akşam izlemeye gittiği "The Purple Rose of Cairo" filminin kahramanı kaşif Tom Baxter (itiraf: ne zaman "Tom Baxter" yazsam sesli söylüyorum, çok eğleniyorum:). Tom Baxter, yukarıdaki karelerde, Cecilia'nın filmi beşinci defa izlemeye geldiğini ve hüzününü farkedip, bir an önce özgürleşip filmden çıkmak istiyor. Bu noktada film fantastik-romantik-dramatik çerçevede düşünüldüğünde, türüne hizmet eden alt başlıkları; ekonomik kriz, düş-gerçek belirsizliği, yanılsama, sürrealizm, boyun eğicilik, melankoli, duygusal yoksunluk ve gerçekle yüzleşme olarak sıralanabilir diye düşünüyorum. Cecilia'nın yanılsaması gibi birden bire görülen sahne, tüm insanların Tom Baxter'ın filmden çıkışına şahit olmalarıyla gerçeğe dönüşüyor.

        Cecilia'nın kendi gerçeğinden koptuğu ve iyi hissettiği tek yer olan sinema, ona aklının ucundan geçmeyecek bir hediyeyi ve beraberinde yaşayacağı-yüzleşeceği en büyük ikilemi getirecektir. Yukarıdaki resimde, soldaki karede Cecilia için filmden çıkıp gerçek hayata karışan kaşif Tom Baxter'ı; sağdaki karede ise canlandırdığı Tom Baxter karakterini filme yeniden sokabilmek için uğraşan aktör Gil Sheperd'ı görüyoruz. Bu noktada, hayali karakter Tom Baxter'ın cebinden sahte para çıkmasından tutun da, araba kullanamamasına kadar, içinden çıktığı filmde yapıyormuş gibi göründüğü ama gerçekte kıvıramadığı pek çok şeye rağmen, Cecilia'ya duyduğu pırıl pırıl aşk sayesinde yerimizi hemen Tom Baxter'ın yanında alıveriyoruz. Çünkü Gil Shepherd, Tom Baxter'ı canlandıran ve asla Tom gibi olamayacak, hırslarına/kariyerine odaklı bir adam ve esasında Gil'in, Cecilia'ya vereceği muhtemel duygusal zararı, onunla tanıştığı sahneden itibaren seziyoruz.

       Gelelim Tom Baxter'ı sevme nedenim olan yukarıda görülen bu karelere... Filmde Tom Baxter'ın filmden çıkıp gerçek hayata karışmasına şaşırmasına şaşırmıştım ama, asıl beni rahatlatan ve belki de katarsis yaşamama neden olan olay yukarıdaki karelerde de görmüş olduğumuz gibi, Cecilia'nın, filme Tom sayesinde girmesi ve en eğlenceli sahnelere dahil olmasıydı. Cecilia'nın kendi gerçeğinden ve sıkıntılarından kaçarak, sinemaya gidip iyi hissettiği sahnelerde bizi de rahatlamış hissettiren Woody Allen, iyi hissetme hissimizi, Cecilia'yı Tom Baxter'ın oynadığı "The Purple Rose of Cairo" filminin içine girmesini sağlayarak bir tık öteye taşıyor.

      Ve finale yaklaşırken Cecilia'nın yaptığı tercih: "Geçen hafta sevilmiyordum. Şimdiyse iki insan beni seviyor. Hem de aynı iki insan." repliğiyle şekillenmeye başlıyor. Hatta öyle ki, arkada filmde oynayan diğer insanlar da Cecilia'ya Tom 'u seçmesini, onun harika bir insan olduğunu söylüyorlar. Gil'i seçerse, kendisinin perişan olacağını söyleyen Tom'a, Cecila'nın "İyi olacağına eminim, senin dünyanda hep işler bir şekilde yoluna girer.Her ne kadar ayartılmış olsam da ben gerçek biriyim. Gerçek dünyayı seçmek zorundayım." şeklindeki cevabı ise bence filmin gücünü aldığı ana fikrinin çerçevesini oluşturuyor ve bu küçücük, naif cümle izleyicide, büyük bir uyanışa neden oluyor.

        Gelelim Woody Allen'a... Film, yazımın başında da söylediğim gibi, baştan sona "ben Woody Allen'ın tüm filmlerinde ayrı ayrı anlatmaya çalıştığı şeyleri (fantastik, komik, gerçekçi) aynı anda anlatan filmiyim" diye bağırıyor. Bu anlamda Woody Allen'ın "The Purple Rose of Cairo, benim en sevdiğim filmimdir" sözlerini oldukça samimi buluyorum. Yalnız, filmlerinde bana Woody Allen güzellemeleri gibi gelen entelektüel detaylara bu filmde hemen hiç rastlamıyoruz. Bunu da zaten hali hazırda filmin kendisiyle ('30'larda Amerika'daki eknomik kriz, beyaz telefon detayı, diyaloglardaki ince göndermeler vb.), yapmayı başarmış, yine sinema ile gerçek yaşam arasındaki acımasız farkı ve sinemaya kendi bakışının nerede durduğunu gözler önüne sermiştir. 

Not:  Açıkçası filmin eleştirilecek bir kaç detayı var ama bilerek es geçiyorum, çünkü Cecilia karakteriyle pek çok noktada özdeşleştim ve karakteri anladım diyebilirim. Gerisi Woody Allen'ın teferruatı ve tasarrufu olarak kalsın diyorum.

         Sıklıkla görüşmek üzere...







4 yorum:

alkım dedi ki...

Çok haklısın, bu filmde Woody Allen ögeleri bir araya toplanmış sanki.
Bir de WA filmlerinde karakterlerin bir filme gitmeleri olayı vardır hani. Muhakkak sinemaya giderler. Çok severim ve merak ederim hangi filme gidecekler diye. Bu filmde ise doğrudan o filmin içinde yer alıyorlar.
Teşekkürler bu güzel yazı için:)

umruna amadeyim dedi ki...

Alkım, Woody Allen'la ilgili fikirlerinin benimkilerle aynı olmasına çok sevindm.. Acaba fazla mı romantik bir yazı oldu, çok mu hülyalara daldım diye düşünüyordum :)
Ben teşekkür ederim, mutlu ettin beni :)

deeptone dedi ki...

ha ha ha evet sıklıkla görüşmek üzere.
:)

umruna amadeyim dedi ki...

İyi bir şey yaptım sanırım :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...